More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  ANDROMEDAPhotosProfileFriendsMore Tools Explore the Spaces community

ANDROMEDA

Updated 8/16/2008
Updated 12/22/2007
Updated 10/9/2007
Updated 10/8/2007
Updated 11/13/2007

ANDROMEDA

View spaceSend a message
Öyle bir hayat yaşıyorum ki ,
Cenneti de gördüm , cehennemi de
Öyle bir aşk yaşadım ki
Tutkuyu da gördüm ,pes etmeyi de.

Bazıları seyrederken hayati en önden,
Kendime bir sahne buldum oynadım.
Öyle bir rol vermişler ki ,
Okudum okudum anlamadım.

Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım hem güldüm halime,
Sonra dedim ki "söz ver kendine"

Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.

Öyle bir hayat yaşadım ki ,
son yolculukları erken tanıdım
Öyle çok değerliymiş ki zaman,
Hep acele etmem bundan, anladım...

NIETZSCHE
August 14

SABRI ANLAT BANA / SEYNUR İNAL

 
SABRI ANLAT BANA
 
Sabrı anlat bana...
Mağlubiyetlere dayanmayı öğret ruhuma
Bir ışık yak aydınlansın ufuklarım
Söyle ne vâkit sona erer bu amansız sınanma?

Özlemi anlat bana...
Göğünde kanat çırpan vuslat kuşları
Nereye konarlar yorulduklarında?
Ayaz yemiş sevdaların bakışlarındaki
Ümitsiz ümitleri anlat.
Yalnızlığın dili olsaydı sormazdım sana... 
 

Sevgilerin nihayetini anlat...
Nasıl biter bir sevda?
Yakıp, yıkılan umutların külleri
Nereye savrulur sonunda?
Ben sustukça sen anlat...
Hüzünlerine geldim,
Bir damladan derya yaptığım hasret
Ve
Dinmek bilmeyen bir sancıyla.
Al kat acılarımı acılarına...

Hep vuslatı düşünürken savruldum
Yüreğimin esir rüzgârlarıyla.
Hayat körebe oyunuydu
Sobelendim yaşanmamışlıklara.
Anlat, merak ediyorum
Her zaman ışık var mıdır, tünellerin ucunda?

SÖZ BİTTİ / MURAT GÜRSOY

 
SÖZ BİTTİ
 
 
Söz bitti.....
Herkes için
Söylenmesi gereken hiçbir şey söylenemese de
Yazılması gereken her şey ziyadesiyle iletildi.
Yaşananlar tek kişilik bir pantomim gösterisiydi
Adam çıktı sahneye ve kustu gözyaşını
Seyirci kalanlar gülümsediler
Perde kapandı.
Tek bir alkış sesi duyulmadı
Sadece yüreğinin sesi yankılandı kulislerde
Söz bitti.....
Hepimiz için
Artık seyirci almıyor düşlerine
Duyamadığı seslere aldırmıyor
Yalnızca makyajı bozuluyor gözyaşlarıyla
Sahnenin orta yerinde.

ALINTIDIR



UYKULARIN KAÇARSA GECE/KAMURAN ESEN

 
UYKULARIN KAÇARSA GECE
 
Uykuların kaçarsa gece,
İşte böyle kalemi, kâğıdı alırsın eline.
Geçmişi
Acı-tatlı haliyle anımsarsın,
Damla damla dökülürcesine yazarsın.

Bu dünyadan göçen sevdiklerin
Canlanır gözünde
Yaşıyor gibi.
Gözlerinde
Bir damla yaş olmadığı halde,
Kan basar sanki gözlerini,
Ağlıyor gibi.

Uykuların kaçarsa gece,
Ölüm gelir aklına ister istemez.
Bir dal kırılır yüreğinde,
Başka denizlere akar ırmakların
Hararetten kurur topraklar
Şırıltısı kesilir pınarların.

Uykuların kaçarsa gece,
Hep kötü şeyler gelir aklına.
Ayrılıklar, özlemler
İhanetler gelir dikilir karşına
Dalarsın dipsiz kuyulara
Uykusuz gecelerde.
Sevdiğini kaybetmekten korkarsın
Ağlarsın hiç sebep yokken
Karanlıkta bir çift ışık ararsın,
Koca ampüller tepende yanıyorken.

Uykuların kaçarsa gece,
Eski sevdiklerin gelir aklına.
Hepsi gelir
Toplanırlar başına.
Tutmak ister, tutamazsın,
Dokunmak ister, dokunamazsın.
Yakınlar uzak olur
Kalabalıklar yalnızlığın,
Hayal mi gördüklerin,
Yoksa gerçek mi?
Anlayamazsın.

Uykuların kaçarsa gece,
Yastık diken olur
Batar yüzüne.
Eski hatıralar
Serilir gözlerinin önüne...
Gece bitmez
Yıl gibi uzayıp gider.
Eski sevgililer gezinir gözlerinde
Bölünür yürekler.
Derken,
Güneş koşar imdadına,
Pencerenden bir dost gibi girer.
Işığı yüzüne vurur
Rahatlarsın.
Herkesin uykudan uyandığı saatte
Sen,
Derin bir uykuya
Yalnızlığın karanlık odalarına dalarsın.

 

ALINTIDIR


July 13

JACQUES BREL

    
 
 
 
 
 
JACQUES BREL


Şarkılar vardır, güncelliklerinden hiç bir şey yitirmezler. Çünkü kimi insani duygular hiç bir zaman eskimez, kimi özlem ve dilekler hep aynı kalır. Şarkılar uzun bir yolculuğun yolcusudur hep. Bu yolculardan önemli biri de Jacques Brel’dir benim gözümde.

1950’li kuşağın, artık birer ilâh olarak kabul edilen şarkıcıları bir de yorumculuk yönleriyle çıkarlar karşımıza. Bu bağlamda; Loé FERRE, Gilberd BECAUD, Juliette GRECO, Edith PIAF, Jean FERRAT ve Yves MONTAND gibi şarkıcıların yanında Jacques BREL’i de anımsamak gerekir. O’nun şarkıya kattığı yorumda, yetkin bir tiyatro oyunculuğunun izlerine rastlanır.

O kahramanlarını yaşamın içinden çıkarır. Kahramanlarını yaşamak ister her şeyden önce. Hayatı boyunca, bir insan olmanın onurunu aramış, onu yaşamıştır. Şarkılarında durmaksızın büyük bir arayışa çıkmıştır. Uzun bir ölüm gibidir onun savaşımı. Yaşamı, sevmeyi, dostluğu, dürüstlüğü ve sevgiyi her şeyden çok arzular gibidir. Böylesi bir dünyayı bulamama hüznünü dile getirir. Kötümser ve karamsardır çoğu kez.

Alır Gitarını ve birkaç kuruşunu yanına… Brüksel garını yağmurlarla terk ederken, O, kendisini Paris’e yeni bir yazgıya götüren trendedir şimdi. Yalnızdır, sadece umudu yanındadır. Paris yolculuğuna çıktığında geçmiş, fırtınalarda yaşanmış bir hüzündür artık, bir yalnızlıktır. Paris’te zorluklar, sıkıntılar, yoksulluklar yaşar. Yalnızlığı, tek başlılığı geceler boyu yaşar otel odalarında, yalnızlığı paylaşır. Yanan bir mum alevi gibi erir gider.

Jacques Brel, bir ilk yaz günü, 1929 yılında Brüksel yakınlarındaki bir kasabada doğmuştur. Zengin ve oldukca dindar bir aileye sahiptir. Mutlu bir çocukluk yaşaya- mamıştır. Çirkinliği nedeniyle, Ahmet HAŞİM’in hep akşamı anlatan şiirlerinde de gördü- ğümüz gibi, O da çirkinliğiyle, çirkinliğine olan inancıyla bir savaşa girmeye zorlamıştır sanki kendini. Dinsel bir törenin kendi içine kapanıklığını yaşamıştır cocukluğunun ilk yıllarında. Savaş yıllarını da yaşamıştır. Evlenmiş ve iki kız çocuğu olmuştur.

1954 yılında turneler başlar. İlk plağı basılır. 1959’da ünlü, çok ünlü bir şarkıcıdır artık. Şöhreti ülke sınırlarının dışına taşmıştır. Tam anlamıyla kişiliğini bulur. Dünyanın dört bir yanını dolaşır. 1966 yılı tam anlamıyla bir BREL yılı olur. Fransa’da Olympia’daki veda konseri unutulmazdır. 16 Mayıs 1967’de Roubaix’de son konserini verir. Bir hüzün ve yas gibidir bu konser. Tiyatroyu, sinemayı dener, bir çok ödül alır. Son yıllarda yanında siyahi sevgilisi Maddly vardır, hiç ayrılmaz yanından. 16 Kasım 1974’de akciğer kanserinden ameliyat olur.

Son zamanlarında İnsanlardan kaçar. Gemi satın alır, denizlere açılır, uçak satın alır, uçmayı dener. Son yıllarda dayanılmaz büyük ağrılar, acılar çekerek 9 Ekim 1977 sabahı hayatı son bulur. Ölüm haberi önce Fransa, sonra tüm dünya radyolarında yayımlanır.

O, dostluğu, şefkati, sevgiyi ölesiye arayan bir sestir. Yüceltilmiş her duyguya biraz hüzünlü, biraz umutsuzca özlem duyan bir haykırıştır. Ölümü her an hissedip yaşamaktan asla vazgeçmeyen bir şarkıcı/şairdir.




BENİ TERKETME / Ne me quitte pas

Beni terketme

Unutmak gerekir

Her şey unutulabilir

Kaçıp gitmiş her şey

Anlaşmazlıklarla geçen günler

Ve yitik zaman unutulabilir

O saatlerin

Arada sırada

Kimi niçin darbeleriyle

Mutluluğun yüreğini

Nasıl da vurduğu unutulabilir

Beni terketme

Beni terketme

Beni terketme

Terketme beni



Yağmurun yağmadığı

Ülkelerden getirdiğim

Birkaç yağmur incisi

Sunacağım ben sana

Toprağı kazacağım

Ölümümüm ardından

Altınla ve ışıkla

Örtebilmek için bedenini

Senin kraliçe olacağın

Aşkın kral olacağı

Aşkın yasa olacağı

Bir krallık yaratacağım

Beni terketme

Beni terketme

Beni terketme

Terketme beni



Beni terketme

Sana ipe sapa gelmez

Anlayacağın

Kelimeler keşfedeceğim

Yüreklerinin aşkla tutuştuğunu

İki kez gören o

Aşıklardan bahsedeceğim sana

Kavuşamadığı

İçin ölen

O kralın

Hikayesini

Sana anlatacağım

Beni terketme

Beni terketme

Beni terketme

Terketme beni



Sık sık görülmüştür

Çok yaşlandığı sanılan

Eski bir volkanın

Yeniden ateş püskürttüğü

Olabilecek hasatların

En verimlisinde bile

Artık buğday vermeyen

Yanık tarlalardır

Sanki oraları

Ve gece geldiğinde

Girmez mi hiç gerdeğe

Kırmızıyla siyah

Gökyüzü aydınlansın diye

Beni terketme

Beni terketme

Beni terketme

Terketme beni



Beni terketme

Ağlamayacağım artık

Daha konuşmayacağım

İşte bak şuraya gizleneceğim

İzleyebilmek için

Dans ediş ve gülüşünü

İşitebilmek için

Gülüşünü ve şarkı söyleyişini

Gölgenin gölgesi

Elinin gölgesi

Köpeğinin gölgesi

Olmama izin ver yeter

Beni terketme

Beni terketme

Beni terketme

Terketme beni


July 12

Trajikomedramik Otologlar / ÖZGECAN

 
Trajikomedramik Otologlar
 
...Sarılıp birbirlerine keyifle ağladılar; adamın topladığı üzümleri takıp oltanın ucuna kırmızı balıklar yakaladılar…
 
 
Hüznün insan yüreğine taarruza geçebilmesi için tüm ayrıntıların ‘Hazrol!’da durduğu pusuda bir zaman ihtilâli… Anılar tekmil veriyor…

( “ Terörist bir zihniyet yüreğinize hain bir bomba yerleştirir, duygularınız nice şehitler verir.” dedi sonuncu kolordu komutanı; “Ve hayatlarınıza döşedikleri mayınlar başka yüreklerde patlar bir bir…”.)

    ‘Hâlâ mavi’ o deniz kasabasından yazıyorum şimdi, erken inmiş bir akşam vakti, bulutlar yağmura, yüreğim aşka gebe. Gittikçe kabarmakta olan denizde iniltili balık sessizlikleri.. Sırtımda rüzgâr, burnumda keskin bir fırtına kokusu, yüreğimde kıştan ayaz bir ilkbahar… Bir mevsimin dökümünü yapıyorum ve yiten umutların _geç de olsa kendimi savunmasız yakalamışken hazır_ yağmurdan, deniz suyundan ve hüzünden neme doymuş bu bomboş sahilde, bir balıkçı iskelesinde. Okyanus derinliğindeki ve ayrılık sessizliğindeki kelimelerden gözyaşları bırakıyorum denize; kimi ıslatır, bilmem. Balıkları mı sanmam?

( “Ne iş yaparsınız?”, diye sordu adam.
“Hayatkârım”, dedi kadın, “serbest çalışıyorum”. )


    Derin düşüncelerin engininde denizsiz ve çorak bir ada sanki yüreğim. Yolların bile gözleri kapanıyor uykusuzluktan ama ben nöbetindeyim gecenin… Litrelerce kahve ve paketlerce sigaradan ince ince sızlıyor midem, günlerin uykusuzluğu baş ağrısı olarak eklendi yürek yaralarıma.. katlime 4. arıyorum şimdi. Ama hiçbir acı yakmıyor canımı çaresizlik gibi’

( Güneş’i yasakladı bana… “Peki”, dedim, “şimdi ben nasıl kurutacağım gözyaşlarmı?...”
“Mendille!”, demeseydi eceli olmayacaktım konuya biHâkim Bey, yemin ederim!”


    Yüreğimde vadesi dolmak üzere olan eksik teşebbüs yaraları, masamın üzerinde o ‘beklenen tango’nun güftesiz notaları, ciğerlerimde dışarı atılması kasten unutulmuş koyu bir duman.. dilimde ‘Kundurama kum dolmuş, atmaya kürek gerer…’ nakaratı… Kahve, pasta, kazık, yazık..derken…. Kimyam karıştı anlayacağınız.

( “Burada mısın?”, diye sordu adam.
“Hayır” diye yanıtladı kadın, “burası dönmek için çok uzak!”. )


    Sessiz sitemleri de bilirim elbet, hem de müneccimiyim suskunluklarda neler bağırıldığının! Tek kişilik sevmelerin içtenliğime detone tınısını onarabileceğimi sanarak sığınırım yüreğimin notalarına. Oysa sonunda ortaya çıkan hep, o son valsin yarım senfonisi olur, ne başında nen sonundan hiçbir şey anlaşılmayan. Kuru gürültüden ibaret kalır kalp atışlarım. Ben yorulurum, enstrümanlar bozulur.. grup dağılır… Bir ben kalırım gidenlerin artıklarıyla, düş kırıntılarımla.. yine de hayatı selâmlarım günebakan yürek çırpınışlarımla… Alkışsız.

( “Peki vicdanın nasıl sığıyor yüreğine?”, diye sordu kadın.
“ViCdanjör tutuyorum.” dedi adam)


    Elmalı çayların tütsülü büyüsüne kendiliğinden refakât eden o derin anlamlar yok artık; birlikte içilen bir sigaranın ciğer serinleten keyfi, Usta’ların bana bizi anlatan altı çizgili satırlarının size aksi yok. Patates püresine sığsırdığım anlamları ya da beyaz Milka’larda tükettiğim çocuksu heyecanımı, az sütlü koyu bir kahvenin (Gold olacak illâ ki) bir bana farklı kokan manevîyatını kimseyle paylaşamıyorum nicedir… Yoruldum artık insanların antik meydanlarında ‘eminim bir şeyler bulurum’ kör inancıyla, özenle ve binbir sabırla kazı yapmaktan. Kendi kendime maddî manevî sponsor olmaktan. Sonuçta kimsenin kimse için ne zamanı, ne yüreği, ne sabrı.. ve cesareti yok!

( “Ben şaraptan üzüm taneleri toplayabilirim.”, dedi adam.
“O da bir şey mi?”, dedi kadın, “Ben gözyaşlarından balık tutabilirim!”
Sarılıp birbirlerine keyifle ağladılar; adamın topladığı üzümleri takıp oltanın ucuna kırmızı balıklar yakaladılar…” )


    Düşlerime umutlanmayı özledim, uçan balonlara takılıp uçmadan bulutlarda gezebilmeyi. Farklı sözcüklerle aynı şeyi konuşmayı, aynı kelimelerle farklı anlamları tartışmayı… Susarken her şeyi anlatmış olmayı ve duymadan anlamayı… Bir de.. kısacık saçlarımda rengârenk tokalarımı özledim, ceplerimde -paslı bile olsa- gazoz kapaklarını. Ne Şirinler, ne Şeker Kız Candy yok artık; Terminator’ler öldürüyor Polyanna’ları……….

( “Bir gün bir bilet alacağım ve hayatımız değişecek.”, dedi adam, umutla..
Öyle de oldu.
Bindiği otobüs hiçbir yere gidiyordu…” )


“ ‘Boşlarını attığım şişelerden sarhoş olmuş denizin kenarındaki kırgın sabahçı kahvesinde, bir başıma girip yalnızlığımla kol kola çıktığım barların tekil kalabalıklarından uzak bir masada, gözyaşlarını bulutlara kurulayan sezonunu şaşırmış martıların TDK’ya muhalefet alfabesiyle yazdım bu satırları hiçbir ifadeyi hakkıyla nitelemeyen yetersiz ithamlara inat!’ cümlesini öğelerine ayırın, tamlamaların türünü yazın…” dedi öğretmen…

Bu yazıyı ‘sen’e yazacaktım ben Bay Gofret, ama kime niyet, neye kısmet, O’na nispet oldu...

 

ALINTIDIR


 
 
 
June 16

Hayattan ne öğrendim / CAN DÜNDAR

HAYATTAN NE ÖĞRENDİM?
 
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
Ağladım.
* * *
Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.
* * *
Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...
* * *
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
* * *
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.
* * *
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
* * *
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.
* * *
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini...
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.
* * *
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...
* * *
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...
* * *
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.
* * *
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
* * *
Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.
* * *
Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.
* * *
Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.
 
 
CAN DÜNDAR

 

 


June 11

Beklemek / ARAZ

 
BEKLEMEK
 
Siyah uçurtma yaptım bir akşam, benim gökyüzüm maviydi güneşim siyah. Yüzüme ışık doğmadı hiç. Ayrılığın hüzünlü şarkıları düşmedi dilimden. Şiirlerim kafiyesiz, cümlelerim devrikti benim. Bir akşam annemi özledim, ağladım yok... Hiç bir şey yok. Gri gözyaşlarım var şimdi, makyajım akmış silmeye halim yok. Delice sevdalar yaşamadım hiç, hüngür hüngür ağladığım gecelerde olmadı. Yolunu beklemedim hiç kimsenin gelmeyeceğini bilebile.Anlamsız serzenişlerimde olmadı benim.Bir akşam babamı özledim,ağladım yok…Avuçlarımda acılar hissettim ,babam aklımda, gülmeye halim yok.Rüzgarlarlar esmedi hiç yüreğimde,bir gün yelken açtım gitmeye gücü yok,rüzgar yok.Parantez içinde anlamlar dağıttığım bütün kelimeler ünlemlere yer vermişti, bunu anlamaya halim yok.Soru işaretler oldu bütün cümle bitişlerinde, cevabını bulmaya sebep yok.Kelebeklere özendim hep, her gün batımında,uçmak istedim, delice, bilmediğim diyarlara.Kısacık şeyler sığdırdım zamanlarıma.Uzun olmasını isteyip başaramadığım,başarmaya çalışmadığım anlar biriktirdim yüreğimde.Hep yağmurlu günleri sevdim.soğuk,sakin,gök gürültülü,sağanak.Üşümeyi sevdim hep.Üşürken titremeyi.Dokunmaya kıyamadığım eller olmadı hiç…Ona ihtiyaç duyduğum zamanlarda.Bir gün gitmek istedim hiç bilmediğim bir yere hiç bilmediğim bir zamanda.Umurumda değildi ne ile karşılaşırsam karşılaşayım.Yeter ki burada olmayayım.bu iklimde,bu şehirde,bu insanlarla.Acı ile karşılaştım bugün yüreğimde, tarifi imkansız, beni oyalayan gözler gördüm, Bakmaya korktuğum.hiç bir eli tutmak gelmiyor içimden,siyah gömlek giyenleri beğenmiyorum artık.siyah bir göz gördüğümde bakamıyorum, bakmak istemiyorum.artık bilmek istemiyorum hiçbir yalanın doğrusunu.Uçsuz bucaksız bir denizde kaybolmak istiyorum.Benki kelimelerin bile kalbini kırmak istemezken en anlamsız yerde noktayı koydu hayat.Bu da senin bitiş öykün dedi.Acımasız zaman.Senide vardır bir bitiş öykün…bitiş zamanın…nedensiz ve sebepsiz bunca üzüntü varken,ağlamakta gelmiyor içimden.Sessizliğimde kaybolmak istiyorum.bit artık “zaman’’bit…
 
 
ALINTIDIR

Konuşulan konu Üvey Sevgili / ÖZGECAN

 

Alıntı

Üvey Sevgili / ÖZGECAN
Üvey Sevgili

Sonrasızlığa öncelik tanıyan eksik bir teşebbüs aşkımız.. Bir köprünün iki ayağı gibiyiz; bir araya gelsek, yıkım olur!

O’nu tanımadan çok önce kendime kabul ettirmeye çabaladığım tek şey, yalnızca olasılığıydı ve ‘neden olmasın’ konu başlıklı umuttu çabama tek tesellim. Adı neydi, neye benziyordu, ne zaman ve nasıl belirecekti yüreğimin ufkunda; en ufak bir fikrim yoktu ama eninde sonunda bir gün aynı anda aynı yerde olacağımızı ve ‘bir elmanın iki yarısı masalı’ gereğince, hiçbir zorlama olmaksızın, doğal bir çekimle, birbirimizi birbirimizle tamamlayacağımızı biliyordum. Aramıyordum, pencerelerin önünde beklemiyordum ama hazırdım çoktan kapı daha çalınmadan açmaya... Hazırdım O’na...

Sonra... Uyumaya çalışırken, bir masal olup giriverdi uykularıma... Uyadığımda başucumdu benim...

     “Gözleri okyanus bakan, çok eski bir adam tanıdım. Ceplerinde taşıyordu beş yaş düşlerimi. Yüzü güneşli bir ilkyazdı, elleri yıldızlı bir Olympos gecesi... Nefesim gibi kokuyordu nefesi ve aynı yerden kanıyorduk yara aldığımızda... Yüreği endemik bir kır menekşesi, hercâi.. varlığı epidemik bir yaz nezlesi...” diye başladı masal...

O masal hiç bitmedi!

II

     Sol göğsümdeki ben gibi taşırken varlığını yüreğimde... yaptığı kardan adamı buzdolabında saklamak isteyen küçük bir kızın çocuksu inancı, inadı ve saflığıyla... her okuduğumda bir kez daha kendimle tanıştığım şiirleri, kırmızı kokulu dağ çileklerini, çizgili pijamaları ve hazan Bodrum’unda güneşli deniz kenarlarını sever gibi... gerçek, içten, sebepsiz... sorsalar:Yorumsuz! Seviyorum seni....
     Kardan adamın dostluğu güneş çıkana, güneşin dostluğuysa hava kararana kadardı. Büyümek, öğretmişti çocuksu denklemlerin gerçek hayatta geçerli olmayacağını. Bir yenisi, gidenin yerini doldurabiliyordu, kabullenmiştim zor da olsa... Ama sen benim beni terk etmeyen en dostum, yerini başka hiçbir varlığın dolduramadığı tek yalnızlığımsın!
     İşte bu yüzden hiçbir sıfat tamlamaya, tanımlamaya yetmedi, yetmiyor seni!

III

     Bandırasız bir gemideyim, o gemiyim belki.... Açık denizlerdeyim tayfasız, filikasız.. Serdümeni işten attım, motorları kapattım; saatte 4 knot hızla.. yelkenler fora! Anılar takılmış uskura, can çekişiyorlar ıpıslak bir acıyla. Yarınlar güneşleniyor güvertede, yeislerim-korkularım sintinede pusuda... Umut kuşu bir martı tünemiş kasaraya. Geçmiş lumbozlardan bakıyor, düşlerim asılıyor civadrada.

     Tramola atmaktan vazgeçtim nicedir, tornistan etmek de yok artık bir daha. Apazlama seyirdeyim, rüzgâr frişka. Barkaroller var dilimde yakamozların yazdığı sözlerini ay ışığının aydınlattığı, meltemlerin suflesi kulaklarımda...

     Pruvada bekliyorum, `sınır-ı zaman`sız.. yalansız.. gözlerim alargada....

IV

“Ellerimde bir göztasi, gözlerim boş gidiyordum
Ne bileyim, bir damlanın böyle deniz olduğunu...”

     En sevdiğin Can Baba şiirlerinden birinin ilk iki mısrasıydı seni balık, beni okyanus yapan! Sonra kendi şiirini yazdın sen:
                    “Sadece okyanusun farkında olan balıklar beceremez ağlamayı                     ve sadece derin okyanuslar ısıtır varlığıyla, ağlayamayan balıkları...”

     Ve bir anda okyanus oldun sen, ben oldun; fırtına gecelerinde karaya vuran dalgaların yeni bir şiir daha ekledi yüreğimin sahiline: “Okyanus kurudu ve bir birikinti kaldı sadece. Az daha o da gidiyordu! Sonra merak etti okyanus: Acaba tamamen kuruyunca ne olurdu? Ve o korku, yağmurları yağdırdı... Şimdi tekrar yine okyanus olma yolunda deniz ve en büyük damlaları hep sen.... seni seviyorum.... ”

     Tüm bunları okuduktan sonra ben de bir şiir yazdım. O şiirin adı ‘UMUT’tu... Okunmaya okunmaya silindi söz dizimleri, geriye bir tek başlığı kaldı!

V

     Sonrasızlığa öncelik tanıyan eksik bir teşebbüs aşkımız.. Bir köprünün iki ayağı gibiyiz; bir araya gelsek, yıkım olur!
     Ve sen... Hem yarsın, hem ser... ikinizden de vazgeçemiyorum. Deveye hendek atlatsam, köprüde iki keçi; keçileri barıştırsam, Ice köpek kovalar isimsiz kedilerimi... Sende bir kış ayısı miskinliği, bende katır inadı... aslında biz neyiz biliyor musun: Aşk Çölü’nde bahtsız iki bedevî! Kutup ayısını görmemek için gözlerimizi yumuyoruz acıya, yaralarımız kanamaz sanıyoruz; yaraları öpülünce can acılarının azalacağına inanan beş yaş afacanları gibi....
     Maalesef ya da yaşasın; istemeden bir oyunun tam ortasındayız. Oyunun adı: Çölde saklambaç! Ama korkudan öyle bir saklandık ki, korkarım, bulunduğumuz yerden yaşlanmadan, ya da kutup ayısı Hakk’ın rahmetine kavuşmadan çıkamayacağız! Biz hayat saklambacında birbirinin yerini bilerek birbirinden, hem de ebeden saklanan iki saf çocuk.. ayrı kuytularda ama beraber yaşlanacak, beraber aşklanacağız!

VI

     Ben senin... hiçbir zaman alamayacağın Çubuk Şarabı’n, Samsun tadındım; ‘ölürüm sana’n, sosyal danışmanın, sonsuza dek umudundum.
     İnanıyordum sana, tüm söylediklerine ve hiç yapmadıklarına. Öyle ki, yenileceğimi bilerek, ama duygularım uğruna savaşmadan vazgeçilecek kadar basit olmadığından, yeldeğirmenleriyle savaşan o şövalye gibi savaştım aramızdaki imkânsızlıkla. Ama iki kişinin olduğu bir sandalda tek başıma kürek çekerken, git gide gücümü ve inancımı yitirerek yorgun düştüm ben de sonunda.
     Ama haklıydın!
     Sen.. ne aradığını bilmeyen bir balıkçıydın; hangi denizde ne tutulur, hangi balık çıkar, hatta sen tutmak için yeterli misin?, bilmiyordun. Olması gerekenler ve olmaması gerekenler; hangisi ve ne zaman? diye bocalamanın dışında hiçbir şey yapmıyordun. Evet, belki de beni sevemeyecek kadar yufka yürekliydin ve “Her şeyi, herkesi bir anda silip yanına gelebilsem”, derken bile o filmdeki sen kadar kendine güvenemedin, o adam kadar cesur olamadın!
     Zamanlarca, öyle hiçbir şey yapmadan, ancak üstüne düşecek bir göktaşının sana yardım edebileceğine inanıp durdun. Yalnızca... olduğum için Allah’a, olduğumu öğrendiğin için kaderine, beni tanıdığın için şansına ve seni sevdiğim için bana aşık olmak yeter sandın.
     Yetmedi balığım... Sen içindeki Hemingway’i her şartta koruyabildiğine inansan da ve uzun yolculukları göze alabildiğini düşünsen de... söylesene, aslında hangi düşünü gerçekten yaşamak istedin ve yaşatmak için çabaladın ki sen!
     
İşte bu yüzden...
‘ilk görüşte aşk’tın,
daha ilk celsesinde
imkânsızlığa dönüşen!

ALINTIDIR

June 06

Korku / KYRIE

KORKU



"aramızda saatler vardı..."


ellerimi uzatıyordum
tırnaklarım uzayacak kadar
bir zaman geçiyordu aramızdan
tutmuyordun ellerim ağlıyordu
korkuyordum n’oluyordu
anlamıyor ağlıyordum

işte bu oluyordu

bir gemi geçiyordu penceremin önünden
ve bilirsin gemiler ağır gider
bir bakıyordum
çerçevemin en sağında
bir bakıyordum ki yok
ve bir gemi yanıyordu sol tarafımda

işte bu oluyordu

istiklal’de hayat akıyordu
kordon’da gözümün önünde
uluorta şakıyordu
yaz ve uçuşan bilumum böcek
biri gelip omzuma konuyordu
mevsim ense kökümden sızıyordu
korkuyordum n’oluyordu
terliyor erteleniyor sereserpe
seriliyordum yoksa
sevdan yoruluyor muydu
oysa aynı seviyordum
dünkü gibi yarın kadar çok
öbürgün denli salkım saçak
senelere bölüne bölüne
hüznümle bir
kaldırımlara çarpıla çarpıla
korkuyor kanıyordum
izmir yanıyordu bu arada

işte bu oluyordu

aynı çift geçiyordu sokağımdan
adamın omzunda asılı akordiyondan
artık sevmeyeceğim dağılıyordu
sokak sokak deniz deniz izmir izmir
artık sevmeyecek miydin n’oluyordu
ah benzim soluyordu
oysa bir kemanım vardı artık benim
çalışıyordu ama çalmıyordum
kadın çocuğunu elinden tutmuş
sürüklüyordu
çalmıyor çalışıyorlardı
ne güzeldiler aileydiler
ellerim uzanıyordu görmüyordun
tırnaklarım uzuyordu
ailesi ve senden başka bir gailesi
yoktu tırnaklarımın
bakıyordum ne çoktu
çok oluyorlardı
daha dün kısacıkken
ah... aramızda bir zaman ki boy atıyordu
durmadan durmadan durmadan
sürükleniyorduk çocuk ve ben
çocuk ağlıyordu ben ağlıyordum

işte bu oluyordu

nefes diye seni alıyordum
nota diye seni veriyordum
alıp veremediğim hiçbir şeyim yoktu
bölüşmüştük seni
plakta dönen
dönerken başımı döndüren
kızıl saçlı kadın şarkıcıyla
usul usul söylüyordu
çığlık çığlık ölüyorduk
fısır fısır bile söylemiyordun
iç bir şey söylemiyordun
kulaklarımla içli dışlı
korkuyorduk bir arada
n’oluyorduk bilmiyorduk
silmiyorduk onlar öylece akıyordu
mevsim nasıl akıyorsa ense kökümüzden
hevesimiz aynıydı
yaş yaş’tı
telaş telaştı yanaklarımızda

işte bu oluyordu

bir gün ve bir gece geçiyordu
aramızda saatler uzuyordu
virginia... ah virginia...
gülkurusu boyalı duvarlarıma
gecelik giymiş bir yaz böceği gibi
çarpıp çarpıp düşüyordu

bir yaz böceği gibi ölüyor
bir yaz böceği gibi
bir yaz böceği
bir yaz;
bir
oluyor
ve ölüyorduk hep beraber

ardımızda bir mektup bile bırakmadan.



JD




"Aramızda saatler vardı": Michael Cunningham’ın ardında bir mektup bırakarak ölüme giden ünlü ingiliz yazar Virginia Woolf’un hayatından alıntılarla yazdığı Saatler adlı romanında geçen bir cümledir.

Artık sevmeyeceğim:Suat Sayın

KIrmızı Şal / KYRIE

 
 
 
KIRMIZI ŞAL

Karanlık bir dehlizde ilerliyorum. Sesler var kulağıma gelen; alıcı kuşlarınkine benzer, yırtıcı, bağırgan ve ürküten. Gölgeler var etrafımda. Çarparak yanımdan geçiyorlar ben ilerledikçe. Kolları uzun, ayakları sarsak, adımları buyurgan!.. Korkuyorum ve hep bir saçak altı arıyorum; yağmurdan kaçmaya çalışan kedi yavruları gibi; ki ben ıslanmayı severdim. Neler oluyor? Bu karanlık da ne? İlerlediğim bu dehliz neyin nesi? Az önce vakit sabahtı oysa. Kahvaltımı edip atmıştım kendimi dışarı. Vitrinlere bakacaktım. Bir şal alacaktım omuzlarıma; kırmızı, ışıl ışıl ve sıcacık. Kış… Otobüsten inmiş, karışmıştım kalabalığa. Yürüyordum; dilimde moda bir şarkı ve içimde kırmızılık, ılıklık, heves. Şimdi bu karanlık da ne? Yanımdan geçen gölgeler karıştığım kalabalığa mı ait? Neden sırf gölgelerini görüyorum? Asılları nerede? Bu alıcı kuş sesleri şu kalabalığa ait uğultu değil de ne? Onlardan korkmak için sebeplerim mi var? Benim kırık cam parçalarıyla dolu kırk odam mı var yoksa? Hangi odaya ait olanı tıklatıldı da açıldı o kapı; dilimdeki şarkının notaları arasında duymadığım bir gıcırtıyla. Hem kim bastı da kırık camlarımın canı acıdı yine? Kan?..

Burası İzmir. O en sevdiğim caddede yürüyorum; sakin, sessiz, neşeli. Kaset satan dükkânlardan birinde… Yo… Hayır. Konuşmayacağım bu kez. Bir kez bakıp geçeceğim dükkânın önünden. Hoş çocuk. Sadece hoş… İnan. Zaten tanımıyorum kendisini. Bu yaygara neden? Şal… Şal alacağım hem. Kırmızı, sıcak, kan… Omuzlarım için baba. Omuzlarım için. İnan üşüyor onlar artık; yaşlandım. Eskisi gibi değilim. Senin küçük kızın olarak bırakmadı hayat beni. Kocaman bir kadın oldum ve kızlarım var; boyumu bile geçmiş. Kaset satın almayan kızlar. Zaman değişti; güldürme. Şimdi yüzlerce şarkıyı bir araya toplayan minik cihazlar var. Tek bir şarkıyla yetinmiyor artık gençliğin dili. Hem istedikleri yere gidebilirler onlar. Sen karışma! İstedikleri dükkânın önünden geçebilirler. İçeri bakabilirler. Gülümseyebilirler. Onlara gülümsenebilir. Dudaklarının kıvrımında hoş bir delikanlının bakışlarından kalma mutlu bir gülücükle eve dönebilirler. Beğenilmiş olmanın gururunu şimdi yaşamayacaklar da omuzları kırmızı bir şala ihtiyaç duyduğunda mı yaşayacaklar; üşüyerek, üzülerek, mazilerinden büzülerek! Ruj?..

Bir dakika!

Hava kararmak üzere. Oysa az önce sabahtı. Ekmek almalıyım. Kafamı karıştırma. Çok hızlı yürüyorsun. Terledim. Şu fırına uğrayacağım. Bir süre sustur ayak sesini. Dur! Beni köşede bekle. Orası kalabalık. Karanlık gölgeni üzerimden çek. Bak, vitrin ışıl ışıl ve nefis kokuları caddeye taşmış. Birkaç kurabiye de alayım, küçüğüm sever. Hayır. Ben yemeyeceğim; söz. Anneanneme de söylemişsin, nasıl azarladı beni onca insan içinde. Ki ben sadece bir tabak daha yemek istemiştim. “Yemeyeceksin!” diye bağırdı. Utandım. Misafirlerin önü. En arka oda. Karanlık. Gözyaşlarım. Sen tembih ettin değil mi; “yemesin, şişmanlıyor.” diye? Acımasızsın! Hep öyleydin, hâlâ... Yağ?..

-“Bir kilo lütfen.”
-“Yo hayır vazgeçtim. İki ekmek yeterli.”

Kurabiyelerden vazgeçtim. Nasıl da güzel kokuyorlardı. Çekip gitsene sen! Şal alacağım baba. Omuzlarım için. Kış geldi. Ege’yse Ege. Geceleri nasıl da soğuk oluyor biliyor musun? Bahane değil. İnan değil. Ilık. Yün. Şal. Kırmızı. Tığ işi. Köşeyi dönmeliyim. Şaldan da vazgeçmeliyim. Yarın alırım. Yemin ederim ki adını hatırlamıyorum! Hayır, tabii ki hatırlıyorum. Gülmüyorum. Sana öyle geldi. Hep sana öyle gelir. Sana öyle gelen doğrudur. Benden böyle giden yanlış. Biliyorum yaşı büyük. Sadece hoş çocuk. Hiç konuşmadık. Konuşmamıştık. Konuşmamışt… Küf?..

Karanlık. Bu bulvarı sevmiyorum. Ki ne çok severdim eskiden. Gelmedim evet. Yıllar oldu gelmedim. Gelmeyeceğim de! O dükkân kapanmıştır. Evlenmiştir hoş çocuk. Hoş bile değildir artık. Bilmiyorum ki neydi adı? Şal alacağım ben. Şal!… Çekil! Gelme. Burası çok kalabalık. Sabah da ondan. Herkes işini bir an önce bitirmek ister. Atar kendini sokağa. Öğle tatilidir belki. Benim suçum değil. Peki. Kızma. Benim suçum. Tenha bir yere gideceğim. Ama yolumu bulmam zor. Neden gece kadar karanlık?.. Senin kentinin bulvarı hep karanlıktır ama benim kentimin caddeleri… Gölgen düşüyor yere. Uzun, sarsak, buyurgan gölgen. Senin burada ne işin var! Sana ne şalımdan! Sana ne yaşamımdan! Kalbim!… Çok zor nefes alıyorum. Biraz izin ver. Eve döneceğim. İlk otobüsle. Söz! Geçmeyeceğim o dükkânın önünden. Öyle bir dükkân yok baba! Boşuna sarstın! Boşuna geçirdin parmaklarını! Boşuna üşüyor, boşuna acıyor omuzlarım. Yük taşıdı çok. Çok yük taşıdı. Taşıdı. Aşındı. Omuz başlarım boşuna kırmızı baba! Burası benim kentim. Bu kalabalık içinde yine utandırma beni. Dokunma hayır! Lütfen! Kir?..

Anne?!.. Sen miydin kuzum? Çok korkuttun! Bir daha o kadar sessiz yaklaşıp dokunma omzuma. Hayır. Yok bir şey. Ürktüm sadece. Hiç… Şal alacaktım. Geçmeyecektim o dükkânın önünden. Yürüyordum. Dalgın. Omuzlarım, yanaklarım, mazim kırmızı. Bakma. Anlamaya çalışma. Kırk kapıdan biri işte. Kırk kırık kapıdan yalnızca biri… Kırık camlarım kanadı biraz. Kan aksa da canım yanmıyor; ağlama. Tül?..

Beni yağmurda yürüt.
Sonra eve dönelim.
Kırmızı şalınla ört omuzlarımı.

Sonra gül.

Sin?

ALINTIDIR


View more entries
 
View space
Suyumm...
View space
•°♥╔ By c.c.@ ╗♥°•
View space
Nesil Sanlav
View space
Tolga ŞEN
View space
Chema
View space
ALBERTO CARLOS
View space
ROM #8
View space
โฟกัส
View space
Guitar_One
View space
ѕємαятιzм
View space
Gecici Heves DegiL .. HaK EDeNe NefeS OLurum ..
View space
garipyolcu
View space
Buda böyle Yarım kalsın
View space
''HaYaT ErTeLeNMeZ!!''
View space
lepidoptera aysun
View space
Hilal
View space
_¸.¤°´¯`°αℓєуηα´¯`°¤ .¸_