ONUR's profileANDROMEDAPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    November 29

    Bir şizofrenin şk mektubu

     
    ŞİZOFRENİN AŞK MEKTUBU
     
    Sanki sadece bana sarılarak uyuyunca nefes alabiliyordu...
    Uyku teslimiyettir... Uyuyan bir insanın bütün suçları bağışlanır... Uyku masumiyettir... Teslimiyetimi ve masumiyetimi sanki yalnızca uykumda hissediyor ve bu yüzden bana olan o sonsuz hasretini ancak böylesi anlarda giderebiliyordu...
    Yıllardır bana susuz kalmışçasına ve sanki bütün varlığımı içer gibi sarılıyordu bana... Beni bütünüyle hissedebilmek için herkes evden gitsin, gece gelsin ve biz uyuyalım ve sadece o anlarda ortaya çıkan aramızdaki o sonsuz yakınlık kokusunu içine çekmek istiyordu...
    Hissettiklerini yaşamasına ve sevgisinin ne denli yakıcı olduğunu anlatmasına hayat izin vermiyordu çünkü... Aşkını bana sarılıp uyurken yaşıyordu en çok... Bu yüzden başka kadınlarla sevişmemden çok, onlarla birlikte uyumamı kıskanırdı...
    Hissediyordum: Her sarılışında varlığımı içen hasreti içimi kavuruyor, sanki içime kendi kaderini akıtıyordu... Rüyalarımız birbirine karışıyordu... Duyuyordum: Yıllardır yurtsuz kalmış sevgisi benliğimde benliğine korunaklı ve güven dolu bir yer arıyordu...
    Bazen ruhumdaki derin çığlıklarına uyanırdım... Gözlerimi açar açmaz, o da uyanırdı hemen... İçimdeki her harekete sonsuz bir dikkat kesilmişti çünkü... Sevdanın o koyu gözleriyle ve sanki bir kuyunun dibinden gelen sesiyle, ne oldu, nereye gidiyorsun sevgilim, diye sorardı... Okuldan kaçarken yakalanan bir çocuğun gizli korkusuyla, yok bir şey, sen yat, ben bir sigara içip gelirim, derdim...
    Salona geçip ve pencerenin kenarındaki koltuğa oturup bir sigara yakar, gecenin o koyu ıssızlığında neredeyse bir hastalık haline gelen sevgisini düşünürdüm... .
    Son günlerde hep yorgun uyanıyordum.... Kuşatılmış gibi hissediyordum kendimi... Ona bütün ömrümü versem bile sevgisinin altında kalacağımdan korkuyordum... Varlığım onun sonsuz beklentileriyle, korkularıyla ve sevdikçe çoğalan hasretiyle doluydu... Karşılayamıyordum yanımdayken bile büyüyen o derin hasretini... Sanki kimsesiz yaşıyordu içindeki sevgi yarışını... Aslında kendime bile söylemekte zorlandığım asıl korkum benliğimin onun benliğinde erime ihtimaliydi... Bu bana sonsuz bir tutsaklık ve büyük bir kayboluş gibi geliyordu... Sanki bir daha kimseye aşık olamayacak, sanki bir daha kalbim bir başkası için çarpmayacaktı...
    İlişkimiz yıllardır inişli çıkışlıydı... O kaçtı ben kovaladım... O kovaladı ben kaçtım... İkimizin de hayatına bir çok insan girdi... Ben onu bir ara tamamen hayatımdan çıkardım... O beni unutabilmek için olmadık insanlarla beraber oldu... Yığınla düş kırıklığı yaşadı... Defalarca birleşip, defalarca ayrıldık... Birbirimizi deliler gibi kıskandık...
    Bir süre aramıza kimse girmedik beraber olduk...O dönemde onu yeniden kazanmam için hiçbir şey yapmama gerek yoktu sanki... Ve artık beni sevmesi için varolmam bile yeterliydi onun için... Tedirginlik, korkular, kaybedip kaybedip bulmalar benim için garip bir dinginliğe ve sükunete bırakmıştı yerini... En çok bu yüzden onunla ilgili öyküm bitmiş gibi geliyordu bana... Sanki yakınlaştıkça uzaklaştığımı hissediyorum ondan... Sevgisine duyduğum özlem, vicdan azabıyla dolu bir minnete dönüşmüştü artık... Oysa benden uzaktayken onu delice özler ve bu özleyiş sevinçli bir acı verirdi bana... Bu acı beni zamandan, zamanın o zehir zıkkım akışından kurtarırdı... Ama ne zamandır varlığı acı vermiyordu bana... Ve ben artık zamanın bedenimi ve ruhumu parçalayan geçişini yeniden hissetmeye başlamıştım...
    Onu özlerken gerçeği yaşardım oysa... Bana o çılgın, o deli gözlerle bakan gerçeği... Şimdi onu kanıksamaya başlamış ve bir kez daha bu yalan hayata kovulmuştum... Bir kez daha lanetlenmiş varlığıma , bir kez daha kendime katlanmaya dönmüştüm... Sanki büyü bitmişti benim için... Ve yeniden sözcüklerin ilk anlamlarına dönmüştüm... Ve ben bu dönüşe, bu geri dönüşe karşı koyamıyordum... Sanki içimde bana rağmen, benden ayrı bir düşünce,bir akıl vardı...Benim bilmediğim sınırlar vardı orada... Bu sınırlar kendimden kuşkuya düşürüyordu beni, ama onlara karşı koyamıyordum...
    Eskiden kendimi ona deliler gibi ve hiç susmak bilmeden anlatırdım... Oysa giderek suskunlaşmıştım... Giderek kendimi ondan saklamaya başlamış, şiirlerimi, imgelerimi, içimde biriken sevgi sözcüklerini kim olduğunu bilmediğim, henüz tanımadığım bir başka sevgiliye saklar olmuştum....
    Her suskunluğum, her içe kapanışım onun için ölümden beter bir tehditti artık... Kimi geceler uyurken biraz olsun kendimle kalabilmek ve beni sımsıkı saran kollarından bir an olsun kurtulabilmek için yatağın ucuna gitmemi bile ayrılık acısı gibi yaşadığına emindim...
    Aramızda en çok kullandığımız kelime ayrılıktı... Ama ne zamandır ayrılık kelimesi bile bizim için anlamını çoktan kaybetmişti... Çünkü sözcüklerin anlamından daha çok sevmiştik birbirimizi, sözcüklerin anlamından daha çok terk etmiştik...
    Bazen bana haber vermeden, ayrılık sözü bile etmeden ansızın çekip gideceğini, bir daha beni asla aramayacağını, ardında hiçbir iz bırakmadan kayboluşa karışacağını söylerdi... Bunlara pek inanmak gelmezdi içimden...
    Ben zamanın akışına bırakmıştım her şeyi, o bir zamanlar nefret ettiğim zamanın... Zaman benim için can sıkıntısı, haset ve tükeniş hissidir... İçimdeki yetinmezlik, adını koyamadığım o sonsuz arayış arzusu beni tekrar zamanın kollarına atmıştı işte... Şimdi ondan beni yeni bir acıya, yeni bir kanamaya göndermesini beklemeye başlamıştım ne zamandır...
    Öykümü, onun öyküsünden koparıp kendime dönüyordum şimdi, o ise gerçeğin ortasında daha kimsesiz ve giderek daha soluksuz kalıyor, soluksuz kaldıkça da bana daha büyük acıyla bağlanıyordu...
    Bu acı bazen onu kontrolden çıkartıyordu... Tele sekreterimdeki mesajları dinliyor, bana mesaj gönderen kadınların mail adreslerini ezberliyor, gelen mektuplarımı ben yokken okuyor, kimlerle ne konuştuğumu merak ediyordu... Kafasında benimle ilgili olmadık aşk senaryoları yaratıyor, yarattığı bu senaryolara anında inanıyor, sanki bir başkası için onu terk etmişim gibi delice korkulara kapılıyordu...
    Oysa bir başkası için onu terk edemezdim... Bir başkası değil, karakterim, hastalığım, varlığımdı beni ondan usul usul uzaklaştıran...
    Karakterim sevgimle onun sevgisi arasında sanki imkansız bir uçurum gibi açılıyordu...
    Bencil ve doyumsuz biri miyim diye soruyordum kendime... Yoksa benliğim başkalarına hep kapalı mıydı... Öyleyse ne zaman ve neden kilitlenmişti benliğim... Kilitliyse anahtarı kimde kalmıştı... Yoksa artık sadece yazabilmek için mi giriyordum onca ilişkiye... Dışa açılmayan ve hep kendi etrafında dönen çıkışsız bir kurguda mı tüketiyordum yaşadığım her şeyi...
    Bu soruları defalarca soruyordum kendime... Ve çoğu kez kendimden bile sakladığım her yanıtta bir kez daha nefret ediyordum kendimden... Nefret ediyordum çünkü duygularım konusunda alçakgönüllü olamıyordum bir türlü... Hep uçlarda, hep derinlerde yaşamak istiyor, bunu başardığımı sanıyor, ama sonunda kendi labirentimin içinde ulaştığım bütün o derinlikleri bir bir yitiriyordum...
    O ise beni, yani hayatının asıl anlamını yitirmemek için onu o yapan gururundan vazgeçmişti her şeyden önce...
    Benim için özel ve vazgeçilmez olmak istiyor, ama bunu başaramayacağını her hissettiğinde sonsuz bir korkuya kapılıyor,bu korku yüzünden gururunu durmadan ayaklar altına alıyordu...
    En büyük korkusu benim gözümde sıradanlaşmaktı... Ve bu korkusu yüzünden durmadan kendinden eksiliyor, beni sonsuza dek kazanabilmek için hayatla ilgili; tutunmak, güçlü olup varolmak gibi bütün yeteneklerini ve saklı bütün direnişleri usul usul yitiriyordu...
    Neredeyse kendimden çok onun benimle ilgili bu korku ve kaygılarını düşünür olmuştum ne zamandır...
    Hayatının merkezine koymuştu beni... İşine benimle biraz daha olabilmek için çoğu kez gitmiyor, benim dışımda kimseyle görüşmek istemiyor, sosyal çevresini orada ben olmadığım için önemsemiyor, bensiz yaşadığı her şeyi yaşanmamış ve boşa geçmiş sayıyordu...
    Dünyanın en ağır yüküydü bu benim için....Onu kendimden her esirgediğimde onu defalarca öldürüyordum aslında... Sana geleyim mi diye sorduğunda ve ben, bu akşam yalnız kalmak istiyorum, bana gelme dediğimde, onu kör kuyularda merdivensiz bırakıyordum...
    Ben ne zaman kendimle kalmak istesem, o bunu sonsuz bir ayrılık olarak tercüme ediyor, ve bir kez daha yeniliyordu kalbindeki o büyük aşka...
    Bensiz yaşadığı her anı, benimle birlikte olacağı bir sonraki ana kavuşmak için her şeyi ,ve en çok kendini tüketir gibi yaşıyor,ve bu yüzden hayatı durmadan bekleyerek, benimle olacağı o kutsal bir zamana sonsuz bir hazırlık olarak geçiriyordu...
    Gururundan akan o kimsesiz kan sanki bir hep boşluğa yazılıyordu... Durmadan kaybediyor, kaybettikçe beni daha çok seviyor, sevdikçe hayatla olan bağları bir bir kopuyor, hayata yenildikçe sevgisi hiç olmadığı kadar çoğalıyordu...
    Bu umutsuzluk bensiz olmayı onun için biraz daha imkansız kılıyordu... Ve bu imkansızlık hissi kendisinden beklemediği hırslara sürüklüyordu onu...
    Bu yüzden ilişkimizin son zamanlarında yaşlanmaktan ve çekiciliğini kaybetmekten ölesiye korkmaya başlamıştı...
    Öyle ki benimle birlikte ölüme gözünü kırpmadan gidecek olan bu insan bazı anlarda bir başına ölmekten herkesin korktuğundan daha çok korkar olmuştu... Bu korku yüreğini soluksuz bıraktığı zamanlar abartılı makyajlar yapar, açık saçık giyinir,dikkat çekmek, beğenilmek ve birilerinin onu arzulaması için sokaklara çıkardı....
    Bu korku yüreğini soluksuz bıraktığı zamanlar internete girer, tanımadığı adamlara fotoğrafını gösterir, orada onlara kur yapar, sanal ilişkilerde o yenik düşmüş, o kimsesiz ruhunu şımartmaya çalışırdı...
    Ama ne yaşarsa yaşasın her defasında evine bu yola çıktığından daha kötü, daha çaresiz bir halde o kendisinden kurtulmak için çıktığı evine istemeyerek geri dönmek zorunda kalırdı..... İstemeyerek, çünkü evi onun sonsuz yenilgisiydi... Çünkü evi baştan aşağı bendim...
    Birlikteydik, ama yalnızdık ve yalnızlıklarımız bize ait olmayan bir boşlukta kendi başına umutsuzca büyüyordu...Onca enerji, onca imge, onca hayal kendi başına, gözünü kimsesiz bir uçuruma dikmiş, orada öylece büyüyordu... Ben sevgimi ondan ayıran karakterime düşmandım... O beni umutsuzca seven kalbine düşmandı... O sevgisine düşmandı, hayata, bana, ve hatta çoğu kez kendisini bile kanıtlayamadığı sevgisine... Bense kilitli sandığım benliğime...
    Sanki dilsiz kalmış gibiydik...
    Umutsuzluk insana neler yaptırmıyor... Aramızdaki uçurumu kösnül cinsellikler ve sapkınlıklarla doldurmaya çabaladık bir ara...
    Beni yitirmemek için ve benim için hep özel kalabilmek için bu isteklerime de boyun eğdi...
    Sevişirken aramıza başka kadınlar, başka erkekler almaya başladık...
    Aramızda giderek büyüyen uçurumlara bizi sevmek isteyen, bizi arzulayan kadınları ve erkekleri katıyor, birbirimizi ne kadar sevdiğimizi sınamak için yüzü olmayan kadınlar ve erkeklerle sevişiyorduk...
    O beni kazanabilmek için girdiği bu yolda kendi karanlık yanlarını fark ettikçe , içindeki umutsuz aşkı benden daha umutsuz şeylerle sınamaya başlamıştı... Bense aramızdaki uçurumu doldurabilmek için zorladığımız her kapının bizi biraz daha kendimizden ve birbirimizden uzaklaştırdığını görüyor, ama bir şey yapamıyor, bir kenara çekilmiş sürüklenişimizi seyrediyordum...
    Masumiyetimiz hayallerimizin sınavından biraz daha kirlenerek çıkıyordu...
    Korkularımız o çok güvendiğimiz erdemlerimizden daha eski çıkıyordu...
    Ve bir gün ansızın kayboldu... Telefonları kapalıydı... İşyerini aradım, birkaç gün önce ayrıldığını söylediler... Evine gittim. Kapıyı tanımadığım biri açtı... Başka bir kiracı taşınmıştı... Arkadaşlarını tek tek aradım... Hiçbiri onun nereye gittiğini bilmiyordu...
    Günlerce beni araması bekledim... Aramadı... Söylediği gibi ardında hiç iz bırakmadan, ve ayrılık sözü etmeden çekip gitmişti...
    Dünya sonsuz bir ıssızlıktı artık benim için... Giderken peşinden götürmüştü insanları, umutları, mevsimleri, hayalleri, acıları bile...
    Sanki sadece o tanıyordu beni... Kim olduğumu bile alıp gitmişti...
    Anladım, yüreğimin en saklı yerlerinde yalnızca onun eli dolaşmıştı...
    Gizlediğim, sakladığım ne varsa alıp gitmişti...
    Artık nereye dokunsam benliğim acıyordu, bu acıyı durdurmak için benliğimin bir başka benlikte erimesini istiyordum...
    Ama benliğimi alıp da gitmişti...
    Öylesine üşüyordu ki yüreğim, bu üşüme dinsin diye onun beni sevdiği gibi bende birini umutsuzca sevmek istiyordum...
    Umutsuzca sevmemi bile alıp gitmişti....
    Kimi geceler ansızın uyanıyorum... Gözlerinin o koyu sevdasıyla bakıyor yine... Bana, nereye gidiyorsun sevgilim, demesi için yavaşça kalkıyorum yataktan... Ama hiçbir şey söylemiyor... Bir boşluğa bakar gibi bakıyor bana...
    Çok geç anlamışım... Meğer ben sadece onda yaşıyormuşum...
    Yaşayan her şeyimi alıp da gitmiş...

    cezmi ersöz

    Bavulları hep plu durmalı insanın...

     
    BAVULLARI HEP TOPLU DURMALI İNSANIN
     
    Bavulları hep toplu durmalı insanın...
    Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...
    Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vazgeçmeli...
    İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı...
    Yalnızlığa alışmalı...
    Çünkü "omuz omuza" günlerin vakti geçti.
    Dayanışma, günümüzün borsasının değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık...
    Bireyin keşif çağı, geride kırık dökük yalnızlıklar bıraktı.Terörün bile bireyselleştiği çağdayız.Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır...İşte o yüzden alışmalı yalnızlığa...Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan...Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı...Hüzünlü bir şarkıyla paylaşılan gecelerde başını dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli...
    Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı... Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına...
    "Yalnızlık paylaşılmaz / Paylaşılsa yalnızlık olmaz" dizeleriyle başlamalı güne... Telesekretere "şu anda size cevap verebilecek kimse yok" denmeli, "Belkide hiç olmayacak..." cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı...
    Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır. Haklılığın onuru yaşatır insanı... Susmanın utancı öldürür... O yüzden en sessiz gecelerde "Doğruydu, yaptım" la teselli bulmalı insan. Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce
    ağlaşmaya alışmalı...
    Kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı... Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı...
    Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacak kadar gözüpek olabilmeli...
    Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...
    Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan...
    Yollarla barışmalı...
    Yalnızlığa alışmalı...




    Yazar : Can DÜNDAR

    Nerede kaybettik hatırlamıyorum

     
     

    NEREDE KAYBETTİK HATIRLAMIYORUM
     
    Nerde kaybolduğumu çözemiyorum hiç. kendimi kayboluşuma bırakınca nerde başlıyor nerde bitiyor belli değil.. bir deniz kıyısı mı bir orman ortası mı yoksa yalın haliyle süslemesiz bir yol kenarı mı asfalttan arabaların geçtiği tek tük.. ben nerde kayboldum bilemiyorum.. hatırlamıyorum.. adımlarımı her saymaya kalkışımda geri dönüşlerim için uyuya kalıyorum ve sürekli başka bir zamana uyanıyorum.. içimdeki ne çözemiyorum.. ya ben bir parçamı bi yerlerde bıraktım ya da eski zamanlar da kalp çalan bir hhırsızdım.. ne zaman nereye kadar giderim bilemiyorum.. ben nerede kaybolduğumu çözemiyorum... güneşli bir gündeyim dediğimde gökyüzüne bulutlar çöküveriyor,yağmurdan kaçamıyorum. yağmur kaçınılmaz oluyor...
    ıslanmak güzel de... nereye doğru düştüğünü bilirsen... bilinçsiz bir boşluk içinde yağan yağmurun tadına varamamak... hayatta en sevdiğin şeyden rahatsız olmak.
    nerde kaybolduğumu bir çözebilsem ama bilemiyorum hiç.
    gözlerimi kapamamla kapamamam arasında dağlar kadar fark var ama aslında yok. gözlerim açıkken yerim belli gibi geliyor ama gözlerimi kapayınca yaşanan ana olan aitsizliğimle doluyor tüm ruhum...

    nerede kaybettiğimi bilemiyorum hiç. aklıma sen mi geliyorsun bir gece vakti vapur kenarında oturakalmış yoksa ben mi seni aklımda sürüyorum at gibi..koşarcasına...nerede kaybettiğimi,bilincimi nerede yitirdiğimi hiç bilmiyorum.. hayallerimi hangi kurdeleme iğneledim de kaybettim bir sabah vakti uçtu gitti elimden boğazın rüzgarına...


    neden kaybettiğimi hiç bilmiyorum.nasılını da tüm nedenlerin.. şöyle bir gıcırtı duyunca hemen sana yoruveriyorum. senden birşeyler buluveriyorum. büyük bir beyazlığın içinde yanılsamalarım oluyor sözcüklerim,uzayıp giden silüetiim oluyor içimdekiler.sana uzanıyorum.. yollar uzuyor.. kaçıyorum yanımda bitiveriyorsun. dönüşsüz zamanlar içindeyiz. ne zaman dönüp geriye baksam ellerim gökyüzüne açık kalıveriyor.. inanç mı bu sanırsın...

    nerede kaybolduğumuzu hiç hatırlamıyorum...

    November 13

    GİTMEK ZAMANI

     
    Seni, sende, sana rağmen yaşıyorum ben... Hep sen, benimle tamamlanmış eksikSeni, sende, sana rağmen yaşıyorum ben... Hep sen, benimle tamamlanmış eksiklerine bakıp daha fazlasını isterken, ben sende yeni boşluklar yaşıyorum... Daha çoğunu isterken sen, bense yarımlarında kayboluyorum... Bir ada değil bir kıta vardı karşımda keşfedilecek, ama geriye dönüp bakınca sadece bir arpa boyu ilerlediğimi görüyorum sende... Üstelik ben bir adım ilerlerken sana ulaşmak için, sen hızla uzaklaşıyorsun benden, kaybolup giden bir serap hızıyla...

    Kaç kez vazgeç dedi bu yürek, kaç kez yolun kenarındaki ormana girip yok olmak istedi... Yaşadığım neydi? Senin varlığını bilmek bile yeterken bana, sende kendimi yok hissetmek, “yok” olduğumdan başka ne düşündürebilirdi ki bana?..

    Oysa düşünsene, ne coşku doluydu yüreklerimiz başlarken yeni bir hayata... Gecelerimizi de, gündüzlerimizi de adamaya hazırdık birbirimizde, koşulsuz, içten ve sımsıcak duygularımızla... Yaşadığımız her an unutulmaz, doyumsuz ve vazgeçilmez olacaktı... Sen bir sonbahar rüzgarında savrulmuş bir gül yaprağı bense taç olacaktım sana... Şimdilerde, kim savruluyor ve kim onu sarmaya çalışıyor karıştırıyorum artık... Ben bu uykuları, böyle uykuları unutalı çok olmuştu... Acı uykusu, hüzün uykusu, korku uykusu... Bir gece birinin, diğer gece bir başkasının sonsuzluğunda kayboluyorum...

    Ne garip ki kendimi kuşatma altındaki bir ordunun komutanı gibi görüyorum bu günlerde... Ne çok askerim var bana ihanet eden... Düşmanla savaşmak değil, bu arkadan vuruşlar beni kahreden... Bir beyaz bayrak ve teslimiyet şu anda görünen... Ama çok sürmez esaretim biliyorum, içimdeki bu yenilginin acısı sürse de yıllarca, bir yolunu bulup kavuşurum özgürlüğüme...

    Şimdi gitmek zamanı belki, geride yaşanmış yada yarım kalmış anları bırakarak... Sen de tüm ürkekliğinle, tüm hatalarınla, tüm eksiklerinle, tüm haklı gördüğün yanlarınla başbaşasın şimdi...

    Hep bir şeyler tamamlanacak değil ya, bu da böyle yarım kalsın...

    BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU / MARİ

    KARADUT  GERÇEĞİ

    1949'da bir gün İstanbul Büyük Kulüp'teki bir toplantıda, davetliler Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan bir şiir okumasını istediler. Eyüboğlu ayağa kalktı ve Karadut'u okumaya başladı:

    "Karadutum, çatal karam, çingenem/
    Daha nem olacaktın bir tanem/
    Gülen ayvam, ağlayan narımsın/
    Kadınım, kısrağım, karımsın"...

    Bedri Rahmi, şiiri okurken aniden gözlerinden yaşlar süzüldü.Salondaki herkes niye ağladığını anlamıştı; tabii herkesten çok, hemen yanı başındaki karısı Eren Eyüboğlu... Çünkü şiirde "kadınım, kısrağım, karımsın" dediği kadın, karısı değildi.

    Bu şiiri 3 yıl önce, bir başka kadın için yazmıştı: Mari Gerekmezyan...


    "Kara saplı bıçak gibi"

    Mari, Bedri Rahmi'nin asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi'nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelmişti. O dönem askerliğini yapmakta olan şair - ressamın sinesine, "kara saplı bir bıçak gibi" saplanmıştı. Mari, Bedri Rahmi'nin bir büstünü yapmıştı. Bedri Rahmi bu büstü, Mari'nin çeşit çeşit portresiyle ve ona yazılmış şiirlerle yanıtlamıştı. Artık aşklarından bütün İstanbul haberdardı. Bedri Rahmi, sanatında tam bir patlama yaşıyor, Eren Eyüboğlu ise sabırla eşinin kendisine dönmesini bekliyordu.


    Yorgun yürek

    "Karadut", 1946'da menenjit tüberküloz kaptı. İyileşebilmesi için antibiyotik lazımdı. Savaş yeni bitmişti ve ilaç ateş pahasıydı.

    Bedri Rahmi, genç sevgilisine ilaç alabilmek için tablolarını elden çıkarmaya başladı. Ancak bu çabalar da sonuç vermedi ve o yıl İstanbul Alman Hastanesi'nden Mari Gerekmezyan'ın ölüm haberi geldi.

    Bedri Rahmi yıkılmıştı.
    Sevgilisini sonsuzluğa uğurladıktan sonra keder içinde eve döndüğünde kendisini teselli eden, yine eşi Eren olacaktı. O dönem içkiye başladı ünlü şair...
    Aşağıdaki şiir, o dönemin ürünüdür:

    "Türküler bitti/
    Halaylar durdu/
    Horonlar durdu/(..)
    Hüzün geldi baş köşeye kuruldu /
    Yoruldu yüreğim, yoruldu."

    Eren Eyüboğlu, eşinin bu zor dönemi atlatmasına yardımcı oldu. Onu yeniden sanatıyla buluşturmak için çabaladı.
    Başardığını sanıyordu.
    Ta ki Büyük Kulüp'teki o geceye kadar...
    "Karadut"u okurken, Bedri Rahmi'nin yanaklarından süzülen gözyaşları, sevda yarasının hâlâ kapanmadığının kanıtıydı.
    Bunun üzerine Eren, bir süre Paris'te yaşamaya karar verdi. Oradan eşine yazdığı bir mektupta "o gece"yi hatırlattı:

    4 Ocak 1950 - PARiS

    "Canuşkam,

    Kulüpte bir gece, şiir okumuştun, hani! Hatırladın mı? Gözlerinden, birden yaşlar döküldüğünü görünce içimin karardığını hissetmiştim. Sesin, nasıl titremişti.

    Hey! Bütün bunları hatırlıyor musun? Sanki böğrüme, kızgın bir ütü yapmışmış gibi olmuştum. O gece... Senin seneler sonra bile olsa yanıp tutuştuğunu anlamıştım! Bedri'nin ruhuna, insan üstü bir gücün acıyıp, ona güç vermesi için dua etmiştim. Ruhunun çektiği acıları Allah dindirsin. Allah sana resim yapma sevinci versin ve bizim yanımızda yaşamaktan, mutluluk duyabilmeni sağlasın.

    Eren."


    'Buna katlandımsa.'

    Bu dualar işe yaradı. Bedri Rahmi, 11 yaşındaki oğluyla eşine döndü.
    1974'teki ölümüne kadar geçen çeyrek asrı, aynı evde çalışıp üreterek, diz dize birlikte tükettiler. Öldüğü gün, eşi Eren cenazeden dönüşte, 35 yaşına gelmiş oğlunu karşısına oturttu:

    "Babanı uğurladık" dedi, "Ama şunu bilmeni istiyorum ki, ona çok kırıldım. Yaşadığı ilişkiyi unutmadım. Hiçbir kadın aşağılanmayı kabul etmez. Buna katlandımsa, bil ki, sadece senin hayatın kararmasın diyedir."


    CAN DÜNDAR

    Salvador Dali / Gala

    SALVADOR DALI ve GALA

    Salvador Dali, 1904´de Fiqueras´ta doğdu. Sürrealizmin en büyük ressamlarındandır. Ve dahi olarak tanınmıştır. Yaşamı da çılgınca geçmiştir. Dali´nin yaşamında dönüm noktası olan asıl olay, hayatına Gala´nın girmesidir. çocukluk düşlerinde canlandırıp adını gizemli önseziyle “Galuchka” koyduğu, Ampurdanlı Kız resmi gibi resimlerine konu yaptığı genç kadınların ete kemiğe bürünmesiydi Gala. Salvador Dali ile tanışıp sınırsız bir aşka sürüklenen Rus ressam Gala, severek evlendiği eşi ve çocuğunu bırakarakçılgın ressama koştu. Özgüvenli, becerikli, girişken, ne istediğini bilen kişiliği ile, cazibesiyle ve fettanlıkla “çocuk-kadınlık” arasında salınan imgesiyle Gala Diakonova,Dali ile İspanya´da dini seromoni ile evlendi ve çılgınlıklarla dolu 50 yıl geçirdi. Bu aşktan da hiçbir zaman pişmanlık duymadı.

    İki çılgın aşık, sanatlarıyla dünyaya kendilerini ve aşklarını kabul ettirmişlerdi. 1940´larda Gala ile birlikte Paris´e yerleştiler. 1948´e kadar orada kaldılar. 1982´de Gala öldü. İlham perisi ölmüştü Dali´nin ve bunu kabul edemiyordu. Dali, bundan sonraki yaşamına Gala´ya armağan ettiği şatoda devam etti. Orada çalışıyor ve yaptığı her resmi ölmüş sevgilisine ithaf ediyordu. Şatodan hiç ayrılmadı.Dali, 1984´te odasında çıkan bir yangın ile ağır yaralandı. Daha sonra Torre Galatea´ya, Gala ile yaptırdığı yazlık evine yerleşti ve yemek yemeği reddederek 23 Ocak´ta orada öldü. Sevgili eşi Gala´ya kavuşmayı bekliyordu ve kendi isteğiyle onun yanına göçtü.

    November 05

    Roni Margulies / KAVŞAK

    KAVŞAK

    İnce uzun bir iskelenin ucunda,
    denize dikmiş gözlerini, kımıldamadan,
    öylece duruyor adamın biri akşam üzeri.

    Önünde su, arkasında kayalar,
    unsurların kavşağında kalakalmış sanki.
    giderek kararıyor çevresinde suların rengi.

    Ya bir gemi var bu saatlerde beklediği,
    ya da sulara bırakıverecek kendini.
    öylesine ince bir denge ki!

    Roni Margulies    

    CAN YÜCEL / KAYIP ÇOCUK

    KAYIP ÇOCUK

    Birden işitilmez olsun ayak seslerim;
    Gölgem bir başka sokağa sapıversin;
    Unutayım bir anda her şeyi,
    Nerde oturduğumu,
    Bir tuhaf adem olduğumu Can adında.
    Aklım arayadursun başka kapılarda kısmetimi,
    Ben, bilmediğim sokaklarda bir başıma;
    Gönlüm öylesine geniş, öyle ferah,
    İlk defa görmüş gibi dünyayı,
    Bir şaşkınlık içinde, yeniden doğmuş gibi;
    Hatırlamam artık değil mi, dostlar,
    Hatırlamam artık garipliğimi?
     
    CAN YÜCEL

    MURATHAN MUNGAN / KİMSE

     
    KİMSE
     
    zamanı yıllarla tartanlar
    yanılırlar
    hiçbir şey tartılmaz başka bir şeyle
    hatta çoğu zaman kendiyle bile
    yaşanır, içini tohuma bırakır
    geçer gider
    geçmez sandıkların bile

    hiçbir geçen tartılmaz kalanla
    neyin kaldığını çoğu kez kendi de bilmezken insan
    kimse kimse kimse
    sahi kimse
    ya da hiç kimse
    söylediklerimden çok
    sustuklarım
    seçtiklerimden çok
    reddedilmek için
    ne kadar varsam
    o kadar kimseyim kendime

    güç kötü bir şey
    kaderken de
    kaldıramazken de
    güç kötü bir şey
    güçlüyken de
    güçsüzken de
    kaldığın yerden devam etmenin karanlığı
    benzemiyor hiçbir çaresizliğe
    kimin kaldığı yer var ki dünyada
    kaldım sandığın yer
    bizden geçendir çoğunlukla
    içimizi parçalaya çoğalta
    hâlâ gittiğim sona aceleci adımlarla
    bütün iş birinin dediği gibi,
    yavaşça acele etmek aslında

    ölene kadar yavaşla işte
    ölene kadar yavaşla
    ne başkalaştırırsan o kadarsın
    başkalarının imtihanlarından büyük gelecekler umma

    çaresizlik bile bizden bir başkası yapmaya yetmez
    bize biçilmiş döngüye katlanırız yalnızca
    bir bakıma hiçbir yerdeyiz
    bir bakıma yalnızca buradayız
    var oluşumuzun ağırlığı altında ezilirken yapayalnız
    ait olduğunu sandığın bütün grupların içinde yapayalnız
    reddin imkânları sayım kayıpları yoklama kaçakları
    sanma ki hayat bizi bekler başka kıyılarda
    oysa biz buradayız
    halsiz, kanıtsız
    yılların neyi tarttığını bile bilmeden
    kendi gücümüzün altında azala azala

    kollarımız kadar kulaç kalplerimiz kadar sahil
    hiçbir adanın almadığı yalnızlarız,
    tamamlanmamış haritasında
    define ve varlık
    geleceğin tarihe dağıttığı kayıplar
    bir gün birbirini bulmanın umuduyla

    gölgemizle barışmanın uzun yolculuğu: büyümek
    kendiyle tanışmayı erteler insan çoğu zaman
    hayat yanlışlarla kısalır
    başka biri olarak girdiğimiz bir kapıdan
    bir diğeri olarak çıkarız
    gündeliğe katlanmak için başkalarını kandırırken kendimizi yanıltırız
    içimizi denerken yüzeriz farklı yüzlerle kendi içimizde bile
    bu yüzden aşk yalnızca bir fikirdir
    bu sefer gerçekleştirdiğini sandığın bir fikir
    hep öyle oldu bende
    hep saklı kaldı içimdeki anahtar
    ve hep aynı kilitte kırıldı

    fikirler de zamanla değişir
    kırıldıkları yerde
    kırıldıkları yer her şeyi değiştirir

    zamanla bir şey söylemez artık kırılmak bile
    sonra başka bir başlangıcın kapısında
    aynı korkularla kalakalırız
    daha önce de söylemiştim:
    kimse yoktur kimsenin kimsesizliğine
    her şiirin gizi başka bir şiirle
    açıklar kendini
    demiştim ya, hep öyle oldu bende
    böyle katlandım kimsesizliğe
    o birini ararken bile biliyordum
    hiç kimse hiç kimse hiç kimse
     
    MURATHAN MUNGAN