ONUR's profileANDROMEDAPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    December 22

    Pervane / MURAT ŞAHİN

     pervane


    Kırılır mı zamanın kanadı
    Kalır mı tenhada
    Suskusunu hıçkırıp
    Dağılır mı sözcüklerde
    sahipsiz pervane
    Kime isyan
    Neyedir açlığın
    Hangi zülfü gölge dilberin
    Yüreğine çöreklenir gözlerin

    ___Sus
    Dilim
    Sus kalem
    Öl aşk

    ____Kendini kendinden doğurur acılarım her sabah

    Kınalı baharlar beslediğim
    ellerim
    İlk sürgününü veremeden
    Düştü tuzağına zemherinin
    olsun
    hayat bize bir gün tebessüm edecek
    Bu acı
    bu hüzün bırakmasa da yakamı
    Sana hiç merhaba demeden
    gideceğim
    Göz yaşın tuzludur
    bilirim
    Ve titrerse sesinin kimsesiz yanı
    Ölürüm

    Hevesi kursağında kalsın sevdanın

    Zannettiklerimiz kadar sahteymiş an

    Acılarımın acınacağı hiç aklıma gelmezdi

    Ulan sol yanın diyorum
    Yarım yanım diyorum
     
    Alıntıdır / Murat Şahin

    Sahipsiz zaman / MURAT ŞAHİN

    sahipsiz zaman


    _____Kapandı tüm kapıları dönüşlerin
    acı eskitmek
    ve hüzün
    soframızdan eksik olmayan katık

    bu tren kalktı / durmaz artık
    ilk kez geç kalmamışlığımıza yanacağız
    oturup zemherinin kucağına
    tel tel dökeceğiz umutlarımızı
    Kursağımıza takılacak
    Söylenmemiş tüm kelimeler
    kah depremlerde kuduracak dil
    Kah duvar dibine çökecek söz

    Sahipsiz zamanlarda
    yürek yırtan kadınları / memleketimin
    en güzel kim baktı gökyüzüne diye yarışamayacağız
    düşeceğiz perişan günlerin ardı sıra yollara
    ve sahipsiz kalacak yeşil

    _____göz yaşımızın tuzlu olduğunu anımsayacağız birden
    ve biz
    bin kez daha büyüyeceğiz ayrılıklarda

    gittiğimiz yer yalnızlığımızın başkenti
    ve şehrimizin nüfus sayımı hep bir eksik


    ne eylül kalacak takvimlerde
    ne yüreğimizin gölgesinde oynaşan bir kız çocuğu
    siyah gam a gebe kalacak
    ansızın vurulacak hejar yüreğimin en kuytu yerinde
    Kanadı yaralı kalacak dersimin
    ay ışığından ilk sütünü sağamadan sevdanın
    bir sigara dumanında savrulacak umut
    Siz bana küfredeceksiniz
    ben susacağım
     
    Alıntıdır / Murat Şahin

     

     


    VAKİT İNTİHAR MAVİSİ

    ______inadına sen kokuyor gömleğim

    saat kırmızısında gezinirken özlemin makamı cebinde küf tutmuş segah bir rüzgar sızıyor gecenin avuçlarından. Renklerin tılsımını yitirmiş ressamların şaşkın voltasında ve tuvale henüz vurulmamış fırçanın darbesinde saklı adın.Şimdi kendine ninni söyleyen bir çocuk avuntusunda dem alıyor zaman ve damla damla düşüyor şehir suskun kalabalığına.Her sallanışında hiç bir kelimenin namusuna ilişmeden ayrılığa açan deprem çiçeği kalemim.
    yani mahcup ve bir o kadar kaçak
    ve göğsü Anadolu kadar bereketli bir kadın hayalinde mevsim
    neredesin...


    ____huysuzlaştı ellerim
    ne yana dönsem bilmiyorum
    bir ev düşledim bu vakit de nedensiz
    kaldırım sohbetim / az(lığım)
    parke taşları çiğnendi yine yüreğimin


    yasemin kokuyor hasretin
    tutulmuyor akşam /sığmıyor bir yere yüreğim
    göğüs kafesim çatladı çatlayacak
    vakit
    intihar mavisi
    kırık dökük dizeler
    savaş meydanında vurulmuş gibi
    ırzına geçilmemiş bir tek kelime bile kalmamış
    bu daracık kursakta

    .
    ..


    bir şarkı dolaştı ayaklarıma / arsızca
    ___________’’eylül’’ de gel''


    _____barut kokuyor şiirlerim


    hadi..
    süpürsün yıldızları saçların
    penceremi açık bırakıyorum
    ay ışığından süzül gel....
     
    Alıntıdır / Murat Şahin
     
     
     
    tek hece

    Kırmızı
    Sevdanın rengi ise
    Nemrut
    Gün batımının kor yanıdır

    Ateşi gözlerimde sönen umut
    Bir tatlı söz gibi
    Hasretim direnmelere

    Düğüm düğüm çözülmekte
    Nasırlı günlerim
    Yara yırtılır
    Kabuğundan sıyrılır ay
    Aslına döner gece
    Korku nedir bilmeyen dilimde
    Tek hece
     
     
    Alıntıdır / Murat Şahin

     

     


    Bir deliye mektuplar1 / MURAT ŞAHİN

    bir deli ye mektuplar 1

    ''susmalıyız ki
    bu yoksul duruş ve bu ezik an yenik düşmesin sevdaya ''

    kahr-ı beladır özlemin bilirim
    tutuşsam hani düştüğüm yerde olmayacaksın onuda bilirim ...ben susarak özleyemiyorum beceremiyorum sancıyı yutkunmayı...döşüme mayın döşüyorum sonra dağılan ben oluyorum dört yana ...ve beni toplayamacaksın gücün yetmez onu da bilirim...
    serhat çayı
    kir tutarmı kırk kat yıkanan taş ..ne kadar istesemde arınır mı ellerim asırlık kirlerinden
    renlkere kulp takıp haykırsam da isyanımı ferman çiğnenirmi...

    elinle yazdın ''es '' i
    oysa ne güzel türküler vardı daha söylenecek ne umut dolu yolları vardı hayatın
    yarenlik dergahında adımız okunacaktı oysa

    olsun
    karanfil dökersin artık ardım sıra ... gece çöreklenince gölgelik yerine yüreğinin bir damla göz yaşını içecek kimse yokken yani kerbelda kalınca yangın yanın göğsünde sakladığın iki damla çiy tanesini serp üzerine.
    birincisi su olurken yangın düşüne
    ikincisi gül olacak
    çöl kurusu dudağına

    kokusunu sakla
    almaya geleceğim...

    Alıntıdır / Murat Şahin

    December 12

    Noktayı Koymak / ALINTI

    Noktayı Koymak

    Her yere yetişilir / Hiç bir yere geç kalınmaz ama / Ahmet Abi beni bağışla
    Diyor şairin biri, mendilindeki kan seslerine eşlik ederken. Bir diğeri Bu dünya beni çirkineştirmeden yok olma yollarını öğrenmeliyim.
    Ve Yine aynısı Tek tutkun o kenti bırakıp gelmek olmalı / ve gelirken havaya uçurmak bindiğin otobüsü...
    Ve diğerleri... Diğerleri...
    Tükenmişlik utanılacak birşey diye öğretildi, öğretilmiş çaresizliklerimiz içinde boğulup gitmeyi yaşam sanıyoruz. Oysa öyle değil işte, tercih etmediğin bir şey senin değildir, sana verilen şey ve senden alınacak şey sana ait değil. Peki ya geri vermek için alınmasını beklemezsek ? Biraz olsun kendimize ait kılabilir miyiz bahşedileni ?
    Yine bize öğretildiği gibi bu külliyen yasaktır ve büyük günah.
    Oysa acı, oysa tükenmişlik, oysa son bir hamleyele kendine ait bir cümle yapmak tüm acılarını ve noktayı koyacağın yeri senin seçmen. Üç noktalarla soluklanmalara aldanmadan, parantez içlerindeki gereksiz açıklamaları es geçerek, kendine ait kılmak cümleyi, noktayı istediğin yerine koymak. Hatta üstüne ünlem eklemek. Duyulmasını beklemediğin cümlenin sonuna sesinin asla kendine ait olmadığını hatırlatacak bir ünlem belki. Belki belkilerle yaşam yaşam değildir, belki yaşam sandıklarımız ve istediklerimiz değil, istemediklerimizi sanmamızdır. Kelime oyunlarının anlamsızlığına inat, tam da ortasında koymalı o küçük noktayı. Kibarca bir dokunuşla, etrafa mürekkep sıçratmadan.

    ALINTIDIR

    ALINTI

    DÜŞ ve GERÇEK

    “Bir adam, vitrininden ne dükkânı olduğunu anlayamadığı bir dükkâna girer ve tezgâhtaki yaşlı adama ne satıldığını sorar. ‘Biz düş satarız’, der adam. Müşteri ilgilenir. Satıcı adama üç düş gösterir. Müşteri, en sonuncusunu ve en güzelini beğenir. O düşte kendini görmektedir: Gerçek yaşamda, ilişkilerini doğru dürüst yaşayamayan biridir. Ama gördüğü düşte, başta kendi kişiliği olmak üzere, her yaşadığının ahlâkını savunmakta kararlı biri olup çıkmıştır… Beğendiği düşün fiyatını sorar. Satıcı, ‘yaşamınızın birkaç yılı’, diye yanıtlat. ‘Anlamadım’, der müşteri, ‘parayla değil mi?’. ‘Hayır, biz düşlerimizi, müşterilerimizin hayatlarının bir bölümü karşılığında satarız’. ‘Peki şu birkaç yıl.. biraz fazla değil mi?’. ‘Hayır. Bizde öyle düşler vardır ki, karşılığında bütün bir hayatı isteriz!’… Müşteri, düşü almadan dükkândan çıkar ve eski yaşamına döner. Düşlerine lâyık olmayı göze alamamıştır.”

    Gerçeğin ta kendisine tam onikiden dokunduran, Ingebor Bergmann’ın bir radyo oyunu bu; sorduruyor, gıcığına, kendimize o yanıtı yok soruyu. Biz nerede hata yapıyoruz peki kuzen(i)… Shatzi ömrünü vermedi mi, hayatına yüksek dozda enjekte ettiği düşer uğruna? Ne kadar ütopik olabilir ki bizim gündelik düşlerimiz? Daha kaç yılımızı feda etmeliyiz, aşka kalan zamanımızdan, kimseyi ortak edemediğimiz düşlerimize…



    Üvey Sevgili / ÖZGECAN

    Üvey Sevgili

    Sonrasızlığa öncelik tanıyan eksik bir teşebbüs aşkımız.. Bir köprünün iki ayağı gibiyiz; bir araya gelsek, yıkım olur!

    O’nu tanımadan çok önce kendime kabul ettirmeye çabaladığım tek şey, yalnızca olasılığıydı ve ‘neden olmasın’ konu başlıklı umuttu çabama tek tesellim. Adı neydi, neye benziyordu, ne zaman ve nasıl belirecekti yüreğimin ufkunda; en ufak bir fikrim yoktu ama eninde sonunda bir gün aynı anda aynı yerde olacağımızı ve ‘bir elmanın iki yarısı masalı’ gereğince, hiçbir zorlama olmaksızın, doğal bir çekimle, birbirimizi birbirimizle tamamlayacağımızı biliyordum. Aramıyordum, pencerelerin önünde beklemiyordum ama hazırdım çoktan kapı daha çalınmadan açmaya... Hazırdım O’na...

    Sonra... Uyumaya çalışırken, bir masal olup giriverdi uykularıma... Uyadığımda başucumdu benim...

         “Gözleri okyanus bakan, çok eski bir adam tanıdım. Ceplerinde taşıyordu beş yaş düşlerimi. Yüzü güneşli bir ilkyazdı, elleri yıldızlı bir Olympos gecesi... Nefesim gibi kokuyordu nefesi ve aynı yerden kanıyorduk yara aldığımızda... Yüreği endemik bir kır menekşesi, hercâi.. varlığı epidemik bir yaz nezlesi...” diye başladı masal...

    O masal hiç bitmedi!

    II

         Sol göğsümdeki ben gibi taşırken varlığını yüreğimde... yaptığı kardan adamı buzdolabında saklamak isteyen küçük bir kızın çocuksu inancı, inadı ve saflığıyla... her okuduğumda bir kez daha kendimle tanıştığım şiirleri, kırmızı kokulu dağ çileklerini, çizgili pijamaları ve hazan Bodrum’unda güneşli deniz kenarlarını sever gibi... gerçek, içten, sebepsiz... sorsalar:Yorumsuz! Seviyorum seni....
         Kardan adamın dostluğu güneş çıkana, güneşin dostluğuysa hava kararana kadardı. Büyümek, öğretmişti çocuksu denklemlerin gerçek hayatta geçerli olmayacağını. Bir yenisi, gidenin yerini doldurabiliyordu, kabullenmiştim zor da olsa... Ama sen benim beni terk etmeyen en dostum, yerini başka hiçbir varlığın dolduramadığı tek yalnızlığımsın!
         İşte bu yüzden hiçbir sıfat tamlamaya, tanımlamaya yetmedi, yetmiyor seni!

    III

         Bandırasız bir gemideyim, o gemiyim belki.... Açık denizlerdeyim tayfasız, filikasız.. Serdümeni işten attım, motorları kapattım; saatte 4 knot hızla.. yelkenler fora! Anılar takılmış uskura, can çekişiyorlar ıpıslak bir acıyla. Yarınlar güneşleniyor güvertede, yeislerim-korkularım sintinede pusuda... Umut kuşu bir martı tünemiş kasaraya. Geçmiş lumbozlardan bakıyor, düşlerim asılıyor civadrada.

         Tramola atmaktan vazgeçtim nicedir, tornistan etmek de yok artık bir daha. Apazlama seyirdeyim, rüzgâr frişka. Barkaroller var dilimde yakamozların yazdığı sözlerini ay ışığının aydınlattığı, meltemlerin suflesi kulaklarımda...

         Pruvada bekliyorum, `sınır-ı zaman`sız.. yalansız.. gözlerim alargada....

    IV

    “Ellerimde bir göztasi, gözlerim boş gidiyordum
    Ne bileyim, bir damlanın böyle deniz olduğunu...”

         En sevdiğin Can Baba şiirlerinden birinin ilk iki mısrasıydı seni balık, beni okyanus yapan! Sonra kendi şiirini yazdın sen:
                        “Sadece okyanusun farkında olan balıklar beceremez ağlamayı                     ve sadece derin okyanuslar ısıtır varlığıyla, ağlayamayan balıkları...”

         Ve bir anda okyanus oldun sen, ben oldun; fırtına gecelerinde karaya vuran dalgaların yeni bir şiir daha ekledi yüreğimin sahiline: “Okyanus kurudu ve bir birikinti kaldı sadece. Az daha o da gidiyordu! Sonra merak etti okyanus: Acaba tamamen kuruyunca ne olurdu? Ve o korku, yağmurları yağdırdı... Şimdi tekrar yine okyanus olma yolunda deniz ve en büyük damlaları hep sen.... seni seviyorum.... ”

         Tüm bunları okuduktan sonra ben de bir şiir yazdım. O şiirin adı ‘UMUT’tu... Okunmaya okunmaya silindi söz dizimleri, geriye bir tek başlığı kaldı!

    V

         Sonrasızlığa öncelik tanıyan eksik bir teşebbüs aşkımız.. Bir köprünün iki ayağı gibiyiz; bir araya gelsek, yıkım olur!
         Ve sen... Hem yarsın, hem ser... ikinizden de vazgeçemiyorum. Deveye hendek atlatsam, köprüde iki keçi; keçileri barıştırsam, Ice köpek kovalar isimsiz kedilerimi... Sende bir kış ayısı miskinliği, bende katır inadı... aslında biz neyiz biliyor musun: Aşk Çölü’nde bahtsız iki bedevî! Kutup ayısını görmemek için gözlerimizi yumuyoruz acıya, yaralarımız kanamaz sanıyoruz; yaraları öpülünce can acılarının azalacağına inanan beş yaş afacanları gibi....
         Maalesef ya da yaşasın; istemeden bir oyunun tam ortasındayız. Oyunun adı: Çölde saklambaç! Ama korkudan öyle bir saklandık ki, korkarım, bulunduğumuz yerden yaşlanmadan, ya da kutup ayısı Hakk’ın rahmetine kavuşmadan çıkamayacağız! Biz hayat saklambacında birbirinin yerini bilerek birbirinden, hem de ebeden saklanan iki saf çocuk.. ayrı kuytularda ama beraber yaşlanacak, beraber aşklanacağız!

    VI

         Ben senin... hiçbir zaman alamayacağın Çubuk Şarabı’n, Samsun tadındım; ‘ölürüm sana’n, sosyal danışmanın, sonsuza dek umudundum.
         İnanıyordum sana, tüm söylediklerine ve hiç yapmadıklarına. Öyle ki, yenileceğimi bilerek, ama duygularım uğruna savaşmadan vazgeçilecek kadar basit olmadığından, yeldeğirmenleriyle savaşan o şövalye gibi savaştım aramızdaki imkânsızlıkla. Ama iki kişinin olduğu bir sandalda tek başıma kürek çekerken, git gide gücümü ve inancımı yitirerek yorgun düştüm ben de sonunda.
         Ama haklıydın!
         Sen.. ne aradığını bilmeyen bir balıkçıydın; hangi denizde ne tutulur, hangi balık çıkar, hatta sen tutmak için yeterli misin?, bilmiyordun. Olması gerekenler ve olmaması gerekenler; hangisi ve ne zaman? diye bocalamanın dışında hiçbir şey yapmıyordun. Evet, belki de beni sevemeyecek kadar yufka yürekliydin ve “Her şeyi, herkesi bir anda silip yanına gelebilsem”, derken bile o filmdeki sen kadar kendine güvenemedin, o adam kadar cesur olamadın!
         Zamanlarca, öyle hiçbir şey yapmadan, ancak üstüne düşecek bir göktaşının sana yardım edebileceğine inanıp durdun. Yalnızca... olduğum için Allah’a, olduğumu öğrendiğin için kaderine, beni tanıdığın için şansına ve seni sevdiğim için bana aşık olmak yeter sandın.
         Yetmedi balığım... Sen içindeki Hemingway’i her şartta koruyabildiğine inansan da ve uzun yolculukları göze alabildiğini düşünsen de... söylesene, aslında hangi düşünü gerçekten yaşamak istedin ve yaşatmak için çabaladın ki sen!
         
    İşte bu yüzden...
    ‘ilk görüşte aşk’tın,
    daha ilk celsesinde
    imkânsızlığa dönüşen!

    ALINTIDIR

    Advaita Vedanta / ÖZGECAN

    Advaita Vedanta

    Şair çoktan sustu;ressam oldu şiirin kalemi;yarım kaldı beklenen senfoni..mağdur(e) sanık sandalyesinde buldu kendini.Kimse bir şey anlamadı.Hiç konuşmadklarımızı yazı(yorum) şimdi..


    Uzak bir ülkesindeydin hayatın� İlk kez benimkinden sıcak bir iklimin kollarında, kimbilir hangi efkârın büyüsünde acı dolu ayinler düzenlemekteydin düşlerine; kim bilir hangi yürek atışıyla terliyordu kasılmış avuçların� Ben, ıssız deniz kenarlarına taşlar biriktiriyordum sessiz fırtınanın sözsüz acı dalgalarıyla. �Yenilgiler yalnız yaşanır�dı ve sen yine kendine has bir terk edişle, her zamankinden elzem, yoktun! Üşüyordum sırtımdan içeri. Sonbahardı. Son bahar gibi kokuyordu. Eylül bitmemişti daha. Ama kısır bir doğurganlıkla bir kez daha kışı erken yağdırmıştık damlarımıza. Kimin ne kadar çok soğuduğu değildi önemli olan.. birbirimize sığınıp ısınmaktansa, yabanıl soluklarda bambaşka üşüyorduk. Birbirimizi cezalandırdığımızı düşünürken en çok da kendimizi acıtıyorduk. Zaman kaybetmek istiyorduk sanki, �ne olacaksa olsun� du çabasızlığımız. Kazanacak maçlarımız vardı ama kaybetmeye razı oynuyorduk; ve bu cüretkârlığımız intikam alıyordu daha uyuyamadan esir olunduğumuz kabuslarımızda� Geçmişten bugüne tepmeye her an hazır, eski(meyen) tecrübeler zembereğinden boşalmış ve yazık, kabuğunu kaldırmıştı zar zor yunduğumuz acıların. Çatlıyorduk en güçlü yerimizden. Farkında değildik kan kaybettiğimizin. Öperiz ve iyileşir sanıyorduk.

       İlk geceler kalbim ufkuna battı uysal salınışlarla. Çiğnemeden yuttum kırgınlığımı. �Uyurum ve geçer�di; hep öyle olmadı mı? Ama insanı uykusundan eden o sancılı hazımsızlık başladı. Tek nefeste içime çektiğim bu rutin kabulleniş kronik astıma çevirdi, ne zaman aklıma gelsen, soluksuz kalıyordum! Çaresizliğin öfkesi infilâk başkaldırısıyla kabarıyordu ciğerlerimde. Her ağlayışım ayrı bir umudun ırzına geçiyordu, her iç çekişte kanımı zehirliyordu yokluğun. Seni düşünmek yoksunluğumu azaltmıyordu hiç, ilk kez, kendi sesimde yankı buluyordu yok olmuşluğ-um-un-umuz�

       Sanrılarımdan silinmiyordu sesindeki öfkenin rengi. Yaşamadığın bütün kışlar adına ayaza bileyerek yüreğini, sokulduğun sessizliği sırtına saplayarak, arkamda gece bırakıp gitmeyi isteyecek kadar.. gerçekten acı istiyordum. Yapamadım. Sessizlik gitmekle eküriydi nasılsa.. Sustum� Severken susabiliyor da, sevdiğini kasten yaralayamıyor insan. Hayatımı sensizliğin, yüreğimi öfkemin hışmından, seni can havlimden sakınmaya çalışıyordum. Ama unutuşla çaktığım tüm isyanlar bir bir çıkıyordu yerinden; sadece izi kalan eski yaralar da sızlıyordu ince ince. Kime baksa azarlıyordu gözlerim, sana bilediğim bıçaklar başkalarının vücudunda kan buluyordu� Ya bitmeliydi.. ya, bitmeliydin! Yıllık iznimi aldım hayattan. Günlerce süren bir gece yarattım ikimize kapalı perdelerin ardında. Işıkları hiç açmadım, içinde titreyen mumu yaktım baş ucuma. Haberin bile yoktu; seni, harflerini, göz dizimlerini yatırdım uykuya yasak yatağıma. Koca yudumlar aldım tek buzlu rakılardan ve kesif soluklar, yıllanmış anılardan.. Tutunmak lazımdı bize bir yerinden, tutmalıydın beni. Dilimin ucundaydı gözyaşlarım; hani kendimi tutamayıp bıraksam, yüzünü dökecekti o küçük kız� Boğulacaktık!

       �O korkunç sessizlik beynimde kaçıncı kez yankılanıyordu� hatırlamıyorum, �içimdeki çaresiz umuda bu kez sarılamayacak� kadar uyuşmuştu kollarım.. �Senin adın �aşk�, dar ağacında bile gülümsemeyi bilen küçük kız�, diye fısıldadı akvaryumdan sözsüz bir ses.. �Balık olmayı bile beceremediğini� reddettim; fırtınasız deniz mi vardı!� �Cam kırılınca başlamayacak mıydı hayat balıklara�? Camı kırdım! �Sevmek mi, sevilmek mi?�diye sordu, belki son bir kez daha, içimdeki direniş� Perdeleri açtım, rakıyı lavaboya, cam kırıklarını çöpe döktüm, balıkların suyunu değiştirdim; mumu söndürmedim, seni uyandırmadım. Vazodaki gülü kurumaya, mektupları hep kapanan bavuluma bıraktım. Balkona çıktım, güneşin parmak uçları dokunmaya çalışıyordu geceme bir yerinden. Bir sigara yaktım, omuzlarımda ürperirken sabah serinliği, kafamı gökyüzüne yaslayıp �sevmek� diye bağıra bağıra ağladım. Özge bir dirilişle.. Gün/doğdu, sen var oldun.

       Sen penceresiz bir duvar.. ben duvarsız bir pencere� Öncesi denizdi, ötesi okyanusun bir adım gerisi� Ama burası çok önemliydi. Marjlar ve boşluklar dahil, satır aralarını da oku diye.. Burada susu(yorum)!

        Peki niye mi yazdım bu satırları?
    - Seni ne kadar sevdiğimi bir tek sen bil(iyorsun), ama seni sevdiğimi herkes bilsin istedim.

       Peki kime mi yazdım tüm bunları?
    - Hüzün rakımı yüksek her şehirde denizim, her denizde mavi bakan kırmızı balığım.. uzak kıyıların lirik nefesi Kaptan Naricelli�ye�


       Kim miyim?
    - Boş versen(iz)e!


    Yürek gerçeğinizle kalın... Sev(g)ilerimle...







    ALINTIDIR






    December 08

    Ses (İm) Duvardan Düştü... /... Kaldırın /PELİN ONAY

    Ses (İm) Duvardan Düştü... /... Kaldırın
    (ses düşerse, kelimeler yara alır)

    - pardon,'seni seviyorum' diyen bir ses buradan geçti
    mi acaba?
    - hayır bayan, görmedik

    bir adam çıplak sesle şarkı söylüyor,
    sesi üşeyecek diye çok korkuyorum
    bir kadın limanda günah çıkartıyor,
    günahları denizi kirletecek diye tedirgin oluyorum

    tut(ma) beni gece
    karanlığında şarkılara gebe kalıyorum

    - pardon, 'seni özledim' diyen bir ses uğradı mı acaba
    buraya?
    - hayır bayan, uğramadı

    tutkularım çiçek verdi, kokusunu saldı
    satamadım biriktirdiğim dağ özlemlerini
    İsmet Teyze yaşasaydı söylerdi, anılarla nasıl başa çıkılacağını
    herkes ölüyor, sevdaların öldüğü gibi

    kandır(ma) sın beni şiirler,
    yokluğumu isimlendirmeye gidiyorum

    - pardon, 'kadınım' diyen bir ses bir not bıraktı mı
    acaba?
    - hayır bayan, bırakmadı

    cinayeti ellerim gördü
    bir de yüreğim
    gözlerim inanmaz yüze değmeyen bakışlara

    beni rahmine al ve yeniden doğur anne
    yanılgılarımın kapısını tekrar çalmayacağım
    kuş tüyü vaatlerde kaybettim gerçeğimi
    kandır(ıl) dığımı bırak unutayım

    - pardon, 'sen benim elma şekerimsin' diyen bir ses
    sizde kaldı mı acaba?
    - hayır bayan, kalmadı

    yorgun turuncu açtı gözlerini,
    geceye tutundu
    kıskanmasın canım mavi, onu da unutmadı
    sır küpüdür şehvet bedenimde,
    kapıma dayan(ma) dı

    bacaklarım mecalsiz artık aşk
    sana kapıları açamayacağım diye korkuyorum

    - pardon, 'artık bensiz bir yaşamın olsun' diyen bir
    ses ağladı mı acaba?
    - hayır bayan, duymadık

    kanım çekiliyor dostlar
    ayrılıkların en dokunulmaz şahidiyim

    Pelin Onay
    December 07

    Gidiyorum... / PELİN ONAY

    GİDİYORUM...

    ..bana ait olan ve olmayan bütün soruları ve cevapları ardımda bırakarak gidiyorum..Az kullanılmış ve bayandan bir sevda bırakıyorum sana..Yolun açık olsun..!


    Puslu bir sabah ayazını peşimden sürükleyerek gidiyorum. Yalnızlığımı köhne bir sandalın sahipsiz sürüklenişine bırakırken, hüznüm ardından ağlıyordu. Alışkanlığından vazgeçen bir tiryaki gibi sıkıp yumruklarımı, arkama dönüp bakmadan gidiyorum..Sahibi olmadığım ama üzerime zorla giydirilen bir beden büyük bütün kaçışları ihtiyacı olanlara bırakacaktım, vicdanım el vermedi. Usulca soyundum ve sahiplerine geri verilmek üzere bir kenara bıraktım hepsini, gidiyorum..Umudum küçük bir kız çocuğu, el sallayarak çağırıyor beni uzaklardan. Israr etmeyeceksin kalmam için ama hani olur ya, yine de etme. Yapamadığım tek şeydi baharda kardelen yetiştirmek. Sen onu istedin, mahcup oldu yüreğim, gidiyorum..Oysa benim de hayallerim vardı; dans edecektim yağmurda, sonbahar’a vedaları değil gülüşleri yapıştıracaktım, çiçekler alacaktım olur olmadık zamanlarda. Fazla geldi çıplak elle çizdiğim resim tuvaline. Konuşturma beni giderayak çünkü ödünç aldım suskunluk adını verdiğin silahını, gidiyorum..Eskiden olsa eteğimi çekiştirip beni kandırırdı içimdeki çocuk, üzüleceğimi bile bile.. Gözlerine buzdan sarkıtları sen mi yerleştirdin ki artık ağlayamıyor bile. Onu bu kurak, duygusuz ve yeşili az topraklarda, her şey iyi olacak gibi asılsız vaatlerle büyütüp, hayata kazandırmam olanaksız. O çok sevdiğin korkularını, her mevsime açık pencerenden içeriye bırakarak, içimdeki her şeyden habersiz çocukluğumu yanıma alarak gidiyorum..Sen bir bedenle sevişmek istedin, bense yüreğinle ve beyninle ve gözlerinle...Adımlarımızın uyumsuz olduğunu neden hemen kabullenemedim diye kırılarak kendime, gidiyorum..

    Şimdi notaları sahipsiz ve öksüz kalmış yarım bir şarkıdır sevmek. Canımı daha fazla acıtamayacağını bilmek, biraz olsun mutlu ediyor beni. Sürüklenmiyorum dikkat et, gidiyorum..Sessizce ve hiçbir şey yaşamamış gibi. Bir süre sonra denize ulaşıp, korunaklı seyir defterimin ilk sayfasına taze ve diri umutlar işleyeceğim. Yüreğimi çıkartıp her şeyiyle masaya dökerken, senden daha cesur olduğum için utanma sakın. Bu cesaret, çocukların masum dualarından çaldığım inatçı bir bekleyişti sadece. Bana balonlar alabilecek kadar yürekli bir sevgiyi, korkularıma rağmen başım dik karşılayacağıma dair söz vererek gidiyorum..Bir bedeni değil, bir yüreği özlediğin vakit, umarım zamanın olur güneşin doğuşunu huzurla izlemek için..

    Bana ait olan ve olmayan bütün soruları ve cevapları ardımda bırakarak gidiyorum. Az kullanılmış ve bayandan bir sevda bırakıyorum sana. Yolun açık olsun...!


    Pelin Onay

    Susuyorsun...devam et... / Pelin Onay

    Susuyorsun...devam et...

    ..merak edilmeyen bir yürek kaç zaman tutunabilir anıların güler yüzüne..? Tutundum, çırpındım düşmemek için, uçurumun kıyısında bana uzanan elin yoktu, düştüm../ susuyorsun...devam et...

    Bir zamanlar seni bir uçurumun kıyısından tuttuğumu ve kurtardığımı söylerdin. Buna karşılık, ne söyleyeceğini bilemeyen bir insanın, sol yanı şenlenen kadın rolünü oynuyordum. Yaşadıklarından inatla ders almaya çalışan, her şeye rağmen sevgiye olan inancını yitirmemiş, kıyısından deli, ucundan çocuk, gözleri denize girince yeşile çalan küçük bir kadının tatlı tesellisiydi belki de güzel sözler duymak. Seni gerçekten de kurtardığıma inandırmıştın beni.

    susuyorsun...devam et...

    Her güzel başlayan aşklar gibi şendik, heyecanlıydık, beklemedeydik..Görüşebileceğimiz zamanların ayarlamalarında, duvarlara çentik atan mahkumlar gibiydik. Korkularını ilk yenen sen oldun, sen akıttın dudaklarından “seni çok seviyorum” kelimelerini. Bense yaşadıklarını ve hatalarını tekrarlamak istemeyen ama yine de konuşmak için çıldırasıya tetik de duran telaşlı bir yürektim. Her şeye rağmen fazla bekletmedim seni. Bir gün..beklediğim ama hiç ummadığım bir anda sana boşaldı dudaklarım; seni seviyorum, diye...

    susuyorsun...devam et...


    Bedenimden önce beynimi tahrik eden bir adamın şarkısını dinliyordum. Bu yüzden ilk karşılaşmamız, tedirgin iki insanın karşılaşması gibi değildi. Küçük bir otel odasındaydık...her şeye rağmen, yaşadıklarına tez, utangaç bir profil çiziyordum ama seni seviyordum. İlk defa sen dokundun dudaklarıma..Yüreğim yerinden çıkacak gibiydi, yüreğim yerinden çıktı, sen yerleştirdin. Küçük bir otel odasıydı, şirindi ve belki de en güzeli pencerelerini açınca karşımızda Midilli’yi görmemizdi. Yağmur sularının ninnisinde seviştik seninle, balıkçı motorlarının makamında..Özlemlerimi koynunda uyuttum ve sabahın ışıkları vururken bedenlerimize, uyurken seyrettiğim yüzünü yüzümde unuttum.

    susuyorsun...devam et...

    Yazdığın kelimeleri bırak, adresime düşen yüz binlerce cümleden hiç birine sığdıramadın beni Yazdığın her satırda bir nehir gibi aktım bilinmezliğine. Başka bir şehirden gökyüzüne gönderdiğin sıcacık kelimeler benim şehrimin denizine düşüyordu ve ben her harfi tek tek çıkartırken derinlerden, parmaklarıma denizin değil yüreğinin mavisi bulaşıyordu. Bütün şiirlerini itinayla saklıyordum ve her aşk’da olası olan bir bitiş ertesinde kullanmak üzere, mahkeme tutanaklarına şiirlerini şahit olarak yazdırabileceğimi biliyordum. Çünkü şiirlerin çığlık çığlığa konuşuyorlardı ve ben senin yokluğunla şiirlerinle dertleşiyordum.

    susuyorsun...devam et...

    “Bekle” kelimesiyle bitirdiğin her cümleyi virgülle uzattım ve bekleyişlerime sığdırdım düşünü kurduğum geleceğimizi. Suskunluğu her gün daha fazla uzatıyordun ve ben tek başıma yaşıyordum, seninle beraber ellerinden tuttuğumuz ilişkimizi. Giderek uzaklaşıyordun, daha çok susuyordun ve ben bilinmezlerin ortasında senin gerçekte neyin olduğumu öğrenmeye çalışıyordum. Aylar geçiyordu, aramıyordun...Buna karşılık ben de “iyi ki sesin var yoksa bu hasret beni öldürecek” diyen adamın ölüm haberini bekliyor gibiydim. Her şeye rağmen bir şeylere sığınmak ve acılarımdan kurtulmak istiyordum. Ne zaman sana ihtiyacım olsa, “aradığınız aşk’a şu an ulaşılamıyor” diyen kadının mutlu sesi yankılanıyordu kulaklarımda. Sen sorunlarınla uğraşıyordun, bense sessizliğinle, sevdamla ve yalnızlığımla. Sevda, her şeye tek vücutmuş gibi göğüs germekti. Ben bunu biliyordum, böyle seviyordum, sense girdiğin mağaranın içinden uzattığım yardım elini bile görmüyordun.

    susuyorsun...devam et...

    Herkes seni soruyordu, selamını veriyordu, iletemiyordum. Hep böyle mi çalıyordu sevdanın çanları, farklı olduğumu düşündüğün bana bile geçmişimde bıraktığım yaralı sevdalarımı anımsatıyordun. Her şeye rağmen hiçbir kötü sözü yakıştıramadım sana. Giderek çoğalan kırgınlıklarımı itinayla kapatmaya çalıştım. Bir güzel sözün yeterdi belki, bekletirdi, sesimi bile duymadın. Merak edilmeyen bir yürek kaç zaman tutunabilir anıların güler yüzüne..? Tutundum, çırpındım düşmemek için, uçurumun kıyısında bana uzanan elin yoktu, düştüm..


    susuyorsun...devam et...

    Bize ait bir çok düşü sen yaratmıştın ve sen yok ettin yine. Birer masal kahramanıydık ve masal olarak kaldık, ilerde çocuklara anlatılmak üzere belki de. Yaşadığım ve yaşattığım hiçbir şey için pişman değilim. Hatta bir de teşekkürüm var sana, kendimi en güzel sevilen kadın gibi hissettirdiğin için. Adı üstünde bir bekleyişti yaşadığım, belki bu da bir düştü, uyandım, baktım ki yoksun, seni düşlerinde bıraktım.

    susuyorsun...devam et...

    Bir aşk’a kaç aşk sığar diye soruyor bir şair, ben aşkıma tek aşk sığdırmıştım oysa, bilmeden ismimin bile unutulduğunu. Sorulması gereken sorular tedavülden kalktı, ki zaten cevapları da sana aitti.Sana değil, seninle bir ömrün düşünü kuran kendime yakıştıramadım “hoşça kal” kelimesini. Ama sen, bedeni dar gelse de, almadan fikrimi, elbisesini diktin vedanın. Bana sadece ortada kalmamak için giymek ve gitmek düştü. Ama gitmek değil ki öfkeyle, kırgınlıklarla, acıyla..kendi özgürlüğüm için bağışladım seni. Yine de, her şeye rağmen merak etmiyor da değilim; içindeki hangi sen gerçekte sevdi beni..?, hangi sen haykırdı gökyüzüne, sen bende ömürlük olmalısın diye..? ve hangi sen bu kadar kayıtsız kalabildi yüreğini konuşturan bir kadının yüreğine..?


    susuyorsun...devam et...
    susuyorsun....artık konuşma...

    Pelin Onay

    Son Yazı (N) / ÖZGECAN

    Son Yazı (N)
    ....Keşke.. keşke affedebilseydim seni!

    “Benden çektiğin kopyalarla verdin hayatın tüm zorlu sınavlarını. Tanrı katında takdire şâyan da olsan… benden sınıf geçemezsin artık!”

    :CEHD: Bizden esirgediğin her şeyi; özgürlüğünü, cesaretini, kendini hep bir başka hayata ertelerken... Sessizliği çözen yeni bir kalp atışıyla uyandı gerçekler uykusundan. Bu umut’suzluk: Gerekçesiz geç kalmasıydı yaşamın anlamının. Seni özlemiyorum nicedir, şiirlerine sığmayan bir adama yazıyorum gecikmiş tüm yazıları…

    Düşlerime dar ettiğin bu tek kişilik yatak daha kaç uykusuz geceye razı olacaktı; hangi gidişin gözlerimde ağlayabilir artık; kaç yarın akmadan seni bekleyebilir damarlarımda ve daha kaç sözcük boyun eğmeliydi yüreğimden damıttığım bu lâl acılara? Sana kendini koru diye verdiğim silahla vurmaya kalkıştın beni; üç kelimeyle, üç kurşun sıkar gibi… Bir başkasıyla değil, aslında kendinle ihanet ettin sen bana… Keşke.. keşke affedebilseydim seni!

    Aşka zamanın yoktu, ne de cesaretin. Her seferinde bir tek bana dönebileceğini bilerek gittin. Ama bu son gidiş, son atlayışındı içindeki derin boşluğa; ellerini uzattınsa da, görmedim! Şimdi yok değil hiç’sin! Söz dizimlerine sığmadı affın, yüreğine de, temiz tutmayı beceremediğin geçmişimize de… Alınacak tek bir nefes bile kalmadı düşlenen çalıntı mutluluklardan. Sen bir puzzle’ın kayıp parçası olmayı seçtin. …bari içimdeki çocuğun oyun arkadaşı olarak kalmayı becerebilseydin.

    Biz seninle konuşurduk… Bazen bir tek beden, tek bir ruh gibi; bazen herkes ve her şey adına bir tek cümleyle, saklamadan ve saklanmadan… Kendimizi anlattığımızı düşünürken, aslında kendimizi anladığımızı fark ederek konuşurduk. Hatırlasana, ne çok gülerdik. Sen, çok içerdin bütün o büyümeyen erkek çocukları gibi.. bir de martılar vardı ve benim seni bile sinir eden şu kahve meselem… Konuşmak… çıplak, fütursuz, kendiliğinden… seninle bir tek, ama hayatla baş başa kalınca en çok, bunu özlüyorum! Olsun…

    Senden nefret etmeden ölmek ist(em)*iyorum; sakın dönme!
    * GD talebiyle…

    Özgecan

    Üşüyorum... /... Sesimi Ört / PELİN ONAY


    Üşüyorum... /... Sesimi Ört

    -bir solukta okumak istemiyorum seni, sayfalarını çevirme-


    uyku tutmadı, sen tut beni
    en son koynunda unuttum günaydın dilimi
    gözlerinde büyüdüm, yüreğim sende çocuk kaldı
    hadi kalk gidelim, bizi görüp yazacaklar, az kaldı

    en keyifli sabah kahvaltım ! Sen,
    göğsünde yürüdüğüm balıkçı kasabası
    akşamdan kalsın öpüşlerin, yalpalasın dudaklarımda
    susuyorum, özlemin gelincik tarlası
    susatma

    gözüm tutmadı sensizliği, bir daha yollama

    efkar dağıttım, herkese biraz düştü
    dalgalara gözlerimle yazdım şiirimi, ıslandı ama yırtılmadı
    kalbim, içli şarkılar kuşağı. İçinden geçiyor
    parmaklarım karanlıkta mum gibi,
    sana yazıldıkça eriyor

    ateşli çingene dansım! Sen,
    uzağında kaldığım deniz ülkesi
    tutamayacağın sözler ver bana, ben tutarım
    nefes alsın yorgunluğun dağınık yatak akşamlarında
    biliyorum, gözlerin bir İstanbul hatırası
    kapatma

    ellerim tutmadı vedada, yaşlandım
    beni kendinde bağışla


    27.06.’05/ Yalova feribotu – gitmelere yüzerken -

    Pelin Onay

    Kendini Doğurmak / AHMET ALTAN

    KENDİNİ DOĞURMAK



    Bütün bu değişik iklimlerde, değişik coğrafyalarda yaşayan, kayalık tepelere, kızgın çöllere, buzlu steplere, büyük şehirlere, sıkıntılı kasabalara, tozlu köylere yayılmış, binlerce değişik dil konuşan, değişik tanrılara tapan, her birinin peygamberi ayrı, ibadeti başka türlü, bahçelerinde, yetişen meyveleri bile farklı bunca insanın arasına dalıp, kötülüğümün şahlandığı bir gün onların her birini, tek bir cümleyle, dehşetin cehennemine fırlatıp ruhlarını korkuyla dağlayabilirim.
    Şu bir tek cümle yeter buna:
    --Gizlediğin her şeyi biliyorum.
    Bu cümleyi duyduğunda, bir dağ kartalının pençelerine yakalanmış zavallı bir saka kuşu
    gibi titremeyecek kimse yoktur, şu koskoca yeryüzünün üstünde.
    Gizlediğin her şeyi bildiğine inandığın biriyle karşılaştığında, ondan kurtulabilmek için onun yok olmasını, ölmesini bile isteyebilirsin.
    Cinayet bile geçebilir bir an aklından.
    Ve, korkunç gerçek şudur.
    Gizlediğin her şeyi bilen biri var.
    O, sensin.
    Seni ölesiye , korkutan, geceleri rüyalarında, kabuslarında ortaya çıkan, bütün sırlarını bilen ve ölmesini dilediğin biri var, ruhunun derinliklerindeki o karanlıkların içinde.
    Varlığının özü ve en büyük düşmanın, orada duruyor.
    “Ben dürüstüm” dediğinde söylediğin yalanları hatırlayarak sana alaycı bir gülümsemeyle bakan o içindeki karanlık.
    “Ben güçlüyüm” dediğinde yalnızlık karşısında nasıl solup canlanmak için insanların peşinde koştuğunu hatırlayarak seni küçümseyen o.
    Bir “ soylu” olduğuna inanmak istediğinde, sırf seni yeterince istemedikleri için ruhunda yaralar açan ve seni, acıyla anacağın zavallı davranışlara itenleri hatırlayarak seni aşağılayan da o.
    Gizlediğin her şeyi bilen biri o.
    Ve sen , onu kimseye gösteremeyeceğini, sakat çocuğunu saklayan bir anne gibi onu yabancı gözlerden saklayacağını, ondan kurtulmaya çalışacağını ve ondan kurtulamayacağını biliyorsun.
    Kimseye o gizlediklerini söyleyemeyeceksin.
    Hiçbir zaman yeterince içten olamayacaksın.
    Hep diğer insanlarla aranda bir sır olacak.
    Ondan kurtulmak, onu unutmak isteyeceksin.
    Yaşanmaya çalışılan aşklar, kendini sevişmenin ihtirasına terk etmek için duyulan arzular, çıkılan yolculuklar, binlerce yıldır yazılan sayfalar dolusu yazılar, güneşle sararmış meyvelerden yapılmış içkiler, bunların hepsi o karanlığın aşağılayıcı fısıltılarını duymamak için.
    İçimizde taşıdığımız o korkunç düşman, sakladığımız her şeyi içine attığımız o gölgeli uçurum, o aşağılayıcı karanlık, işte o bizim ve belki de bütün insanlığın ana rahmi, kendimizi defalarca o karanlıktan doğuruyor, o sırlarla dolu uçurumdan her seferinde bir başka insan olarak tırmanıyor ve her seferinde birisine, bize elini uzatıp kendimizden bir başkası olarak doğmamıza yardım etmesi için yalvarıyoruz.
    Aşk nedir, diye soruyorsunuz, aşk budur bence, bir insana, kendimizi kendi karanlığımızdan bir başkası olarak doğurmamıza yardım etmesi için yalvarmaktır.
    Edebiyat budur, kendimizi kendi karanlığımızdan bir daha doğurmak için binlerce sayfa yazmak ve her sayfada bir doğum anının muhteşem acısını ve zevkini hissetmektir.
    Sanat budur.
    Bilim budur.
    İyi olan ne varsa, o ölümcül karanlıktan doğar.
    Kendimizi yeniden yeniden doğururuz.
    Yeni birinin , içimizden , içimizi parçalayarak çıkışını hissederiz.
    Yaşamak, bir başka biri olmaya çalışmaktır.
    Söyleyemediğimiz sırlarımızı unutmaya çabalamak ve kendimizi defalarca doğurmaktır.
    Kendinden korkmaktır yaşamak.
    Kendi karanlığından saklanmak için bir başka karanlık aramaktır.
    Kendini sürekli yeniden doğurmak ve her doğuruşta gizlenmesi gereken yeni sırlarla karanlığımızı biraz daha büyütmektir.
    Şu korkunç cümleden kaçmak için çırpınmaktır.
    --Gizlediğin her şeyi biliyorum.
    Yeryüzündeki bütün insanları bu tek cümleyle korkutabilirim.
    İnsanoğlu ne sağarsa bu korkudan ve karanlıktan sağar.
    Ve, herkesin söylenmeyecek sırları vardır.
    Ve , kimse yeterince içten olamaz.
    Kimsenin kimseyi tam olarak tanıyamaması, içinde korkunç yalanların, utandırıcı hayallerin, aşağılanmayla lekelenmiş yaşanmışlıkların, kırılmış gururların, sevgiyle büyümüş nefretlerin saklı olduğu karanlığı herkesin herkesten saklamasındandır.
    Kendimizden bile saklamaya uğraşırız o karanlığı.
    O yüzden kendimizi bile tam olarak tanıyamayız.
    Ve, o karanlık, iyilikler kadar kötülükler de vardır.
    Bir memesiyle iyiliği, bir memesiyle kötülüğü emziren canavardır o.
    Her sır yeni bir sırrı doğurur, her yalan yeni bir yalanı, her aldatış yeni bir aldatışı, her nefret yeni bir nefreti, en yakınımızı vurmak için içimizde bilinen her bıçak yeni bir bıçağı, her yara yeni bir yarayı….
    Bütün bunlardan kurtulmak için kendimizi yeniden yeniden kendi karanlığımızdan doğururuz.
    Aşk oradan doğar.
    Sanat oradan doğar.
    Ve, doğduğumuz yerden yaralarız kendimizi.
    Doğduğumuz yerden öldürürüz.
    Bütün insanları korkutan cümle şudur:
    --Gizlediğin her şeyi biliyorum.
    Ve , gerçek şudur….
    Gizlediğin her şeyi bilen biri var.
    Ve sen onu öldürmeye uğraştıkça o, seni doğuracaktır.
    Tek bir cümleyle hep ölüp, hep doğacaksın.
    Çünkü, gizlediğin her şeyi bilen biri var.
    Ve , o sensin….


    Ahmet Altan