|
|
June 16 HAYATTAN NE ÖĞRENDİM?
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım. Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum. Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi... Ağladım. * * * Yaşamayı öğrendim. Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim. * * * Zamanı öğrendim. Yarıştım onunla... Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim... * * * İnsanı öğrendim. Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu... Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim. * * * Sevmeyi öğrendim. Sonra güvenmeyi... Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim. * * * İnsan tenini öğrendim. Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu... Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim. * * * Evreni öğrendim. Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim. Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim. * * * Ekmeği öğrendim. Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini... Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim. * * * Okumayı öğrendim. Kendime yazıyı öğrettim sonra... Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana... * * * Gitmeyi öğrendim. Sonra dayanamayıp dönmeyi... Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi... * * * Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta... Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım. Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım. * * * Düşünmeyi öğrendim. Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim. Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim. * * * Namusun önemini öğrendim evde... Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim. * * * Gerçeği öğrendim bir gün... Ve gerçeğin acı olduğunu... Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim. * * * Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.
CAN DÜNDAR
June 11
BEKLEMEK
Siyah uçurtma yaptım bir akşam, benim gökyüzüm maviydi güneşim siyah. Yüzüme ışık doğmadı hiç. Ayrılığın hüzünlü şarkıları düşmedi dilimden. Şiirlerim kafiyesiz, cümlelerim devrikti benim. Bir akşam annemi özledim, ağladım yok... Hiç bir şey yok. Gri gözyaşlarım var şimdi, makyajım akmış silmeye halim yok. Delice sevdalar yaşamadım hiç, hüngür hüngür ağladığım gecelerde olmadı. Yolunu beklemedim hiç kimsenin gelmeyeceğini bilebile.Anlamsız serzenişlerimde olmadı benim.Bir akşam babamı özledim,ağladım yok…Avuçlarımda acılar hissettim ,babam aklımda, gülmeye halim yok.Rüzgarlarlar esmedi hiç yüreğimde,bir gün yelken açtım gitmeye gücü yok,rüzgar yok.Parantez içinde anlamlar dağıttığım bütün kelimeler ünlemlere yer vermişti, bunu anlamaya halim yok.Soru işaretler oldu bütün cümle bitişlerinde, cevabını bulmaya sebep yok.Kelebeklere özendim hep, her gün batımında,uçmak istedim, delice, bilmediğim diyarlara.Kısacık şeyler sığdırdım zamanlarıma.Uzun olmasını isteyip başaramadığım,başarmaya çalışmadığım anlar biriktirdim yüreğimde.Hep yağmurlu günleri sevdim.soğuk,sakin,gök gürültülü,sağanak.Üşümeyi sevdim hep.Üşürken titremeyi.Dokunmaya kıyamadığım eller olmadı hiç…Ona ihtiyaç duyduğum zamanlarda.Bir gün gitmek istedim hiç bilmediğim bir yere hiç bilmediğim bir zamanda.Umurumda değildi ne ile karşılaşırsam karşılaşayım.Yeter ki burada olmayayım.bu iklimde,bu şehirde,bu insanlarla.Acı ile karşılaştım bugün yüreğimde, tarifi imkansız, beni oyalayan gözler gördüm, Bakmaya korktuğum.hiç bir eli tutmak gelmiyor içimden,siyah gömlek giyenleri beğenmiyorum artık.siyah bir göz gördüğümde bakamıyorum, bakmak istemiyorum.artık bilmek istemiyorum hiçbir yalanın doğrusunu.Uçsuz bucaksız bir denizde kaybolmak istiyorum.Benki kelimelerin bile kalbini kırmak istemezken en anlamsız yerde noktayı koydu hayat.Bu da senin bitiş öykün dedi.Acımasız zaman.Senide vardır bir bitiş öykün…bitiş zamanın…nedensiz ve sebepsiz bunca üzüntü varken,ağlamakta gelmiyor içimden.Sessizliğimde kaybolmak istiyorum.bit artık “zaman’’bit…
ALINTIDIR
Alıntı
Üvey Sevgili / ÖZGECAN
Üvey Sevgili
Sonrasızlığa öncelik tanıyan eksik bir teşebbüs aşkımız.. Bir köprünün iki ayağı gibiyiz; bir araya gelsek, yıkım olur!
O’nu tanımadan çok önce kendime kabul ettirmeye çabaladığım tek şey, yalnızca olasılığıydı ve ‘neden olmasın’ konu başlıklı umuttu çabama tek tesellim. Adı neydi, neye benziyordu, ne zaman ve nasıl belirecekti yüreğimin ufkunda; en ufak bir fikrim yoktu ama eninde sonunda bir gün aynı anda aynı yerde olacağımızı ve ‘bir elmanın iki yarısı masalı’ gereğince, hiçbir zorlama olmaksızın, doğal bir çekimle, birbirimizi birbirimizle tamamlayacağımızı biliyordum. Aramıyordum, pencerelerin önünde beklemiyordum ama hazırdım çoktan kapı daha çalınmadan açmaya... Hazırdım O’na...
Sonra... Uyumaya çalışırken, bir masal olup giriverdi uykularıma... Uyadığımda başucumdu benim...
“Gözleri okyanus bakan, çok eski bir adam tanıdım. Ceplerinde taşıyordu beş yaş düşlerimi. Yüzü güneşli bir ilkyazdı, elleri yıldızlı bir Olympos gecesi... Nefesim gibi kokuyordu nefesi ve aynı yerden kanıyorduk yara aldığımızda... Yüreği endemik bir kır menekşesi, hercâi.. varlığı epidemik bir yaz nezlesi...” diye başladı masal...
O masal hiç bitmedi!
II
Sol göğsümdeki ben gibi taşırken varlığını yüreğimde... yaptığı kardan adamı buzdolabında saklamak isteyen küçük bir kızın çocuksu inancı, inadı ve saflığıyla... her okuduğumda bir kez daha kendimle tanıştığım şiirleri, kırmızı kokulu dağ çileklerini, çizgili pijamaları ve hazan Bodrum’unda güneşli deniz kenarlarını sever gibi... gerçek, içten, sebepsiz... sorsalar:Yorumsuz! Seviyorum seni.... Kardan adamın dostluğu güneş çıkana, güneşin dostluğuysa hava kararana kadardı. Büyümek, öğretmişti çocuksu denklemlerin gerçek hayatta geçerli olmayacağını. Bir yenisi, gidenin yerini doldurabiliyordu, kabullenmiştim zor da olsa... Ama sen benim beni terk etmeyen en dostum, yerini başka hiçbir varlığın dolduramadığı tek yalnızlığımsın! İşte bu yüzden hiçbir sıfat tamlamaya, tanımlamaya yetmedi, yetmiyor seni!
III
Bandırasız bir gemideyim, o gemiyim belki.... Açık denizlerdeyim tayfasız, filikasız.. Serdümeni işten attım, motorları kapattım; saatte 4 knot hızla.. yelkenler fora! Anılar takılmış uskura, can çekişiyorlar ıpıslak bir acıyla. Yarınlar güneşleniyor güvertede, yeislerim-korkularım sintinede pusuda... Umut kuşu bir martı tünemiş kasaraya. Geçmiş lumbozlardan bakıyor, düşlerim asılıyor civadrada.
Tramola atmaktan vazgeçtim nicedir, tornistan etmek de yok artık bir daha. Apazlama seyirdeyim, rüzgâr frişka. Barkaroller var dilimde yakamozların yazdığı sözlerini ay ışığının aydınlattığı, meltemlerin suflesi kulaklarımda...
Pruvada bekliyorum, `sınır-ı zaman`sız.. yalansız.. gözlerim alargada....
IV
“Ellerimde bir göztasi, gözlerim boş gidiyordum Ne bileyim, bir damlanın böyle deniz olduğunu...”
En sevdiğin Can Baba şiirlerinden birinin ilk iki mısrasıydı seni balık, beni okyanus yapan! Sonra kendi şiirini yazdın sen: “Sadece okyanusun farkında olan balıklar beceremez ağlamayı ve sadece derin okyanuslar ısıtır varlığıyla, ağlayamayan balıkları...”
Ve bir anda okyanus oldun sen, ben oldun; fırtına gecelerinde karaya vuran dalgaların yeni bir şiir daha ekledi yüreğimin sahiline: “Okyanus kurudu ve bir birikinti kaldı sadece. Az daha o da gidiyordu! Sonra merak etti okyanus: Acaba tamamen kuruyunca ne olurdu? Ve o korku, yağmurları yağdırdı... Şimdi tekrar yine okyanus olma yolunda deniz ve en büyük damlaları hep sen.... seni seviyorum.... ”
Tüm bunları okuduktan sonra ben de bir şiir yazdım. O şiirin adı ‘UMUT’tu... Okunmaya okunmaya silindi söz dizimleri, geriye bir tek başlığı kaldı!
V
Sonrasızlığa öncelik tanıyan eksik bir teşebbüs aşkımız.. Bir köprünün iki ayağı gibiyiz; bir araya gelsek, yıkım olur! Ve sen... Hem yarsın, hem ser... ikinizden de vazgeçemiyorum. Deveye hendek atlatsam, köprüde iki keçi; keçileri barıştırsam, Ice köpek kovalar isimsiz kedilerimi... Sende bir kış ayısı miskinliği, bende katır inadı... aslında biz neyiz biliyor musun: Aşk Çölü’nde bahtsız iki bedevî! Kutup ayısını görmemek için gözlerimizi yumuyoruz acıya, yaralarımız kanamaz sanıyoruz; yaraları öpülünce can acılarının azalacağına inanan beş yaş afacanları gibi.... Maalesef ya da yaşasın; istemeden bir oyunun tam ortasındayız. Oyunun adı: Çölde saklambaç! Ama korkudan öyle bir saklandık ki, korkarım, bulunduğumuz yerden yaşlanmadan, ya da kutup ayısı Hakk’ın rahmetine kavuşmadan çıkamayacağız! Biz hayat saklambacında birbirinin yerini bilerek birbirinden, hem de ebeden saklanan iki saf çocuk.. ayrı kuytularda ama beraber yaşlanacak, beraber aşklanacağız!
VI
Ben senin... hiçbir zaman alamayacağın Çubuk Şarabı’n, Samsun tadındım; ‘ölürüm sana’n, sosyal danışmanın, sonsuza dek umudundum. İnanıyordum sana, tüm söylediklerine ve hiç yapmadıklarına. Öyle ki, yenileceğimi bilerek, ama duygularım uğruna savaşmadan vazgeçilecek kadar basit olmadığından, yeldeğirmenleriyle savaşan o şövalye gibi savaştım aramızdaki imkânsızlıkla. Ama iki kişinin olduğu bir sandalda tek başıma kürek çekerken, git gide gücümü ve inancımı yitirerek yorgun düştüm ben de sonunda. Ama haklıydın! Sen.. ne aradığını bilmeyen bir balıkçıydın; hangi denizde ne tutulur, hangi balık çıkar, hatta sen tutmak için yeterli misin?, bilmiyordun. Olması gerekenler ve olmaması gerekenler; hangisi ve ne zaman? diye bocalamanın dışında hiçbir şey yapmıyordun. Evet, belki de beni sevemeyecek kadar yufka yürekliydin ve “Her şeyi, herkesi bir anda silip yanına gelebilsem”, derken bile o filmdeki sen kadar kendine güvenemedin, o adam kadar cesur olamadın! Zamanlarca, öyle hiçbir şey yapmadan, ancak üstüne düşecek bir göktaşının sana yardım edebileceğine inanıp durdun. Yalnızca... olduğum için Allah’a, olduğumu öğrendiğin için kaderine, beni tanıdığın için şansına ve seni sevdiğim için bana aşık olmak yeter sandın. Yetmedi balığım... Sen içindeki Hemingway’i her şartta koruyabildiğine inansan da ve uzun yolculukları göze alabildiğini düşünsen de... söylesene, aslında hangi düşünü gerçekten yaşamak istedin ve yaşatmak için çabaladın ki sen! İşte bu yüzden... ‘ilk görüşte aşk’tın, daha ilk celsesinde imkânsızlığa dönüşen!
ALINTIDIR
June 06

KORKU
"aramızda saatler vardı..."
ellerimi uzatıyordum tırnaklarım uzayacak kadar bir zaman geçiyordu aramızdan tutmuyordun ellerim ağlıyordu korkuyordum n’oluyordu anlamıyor ağlıyordum
işte bu oluyordu
bir gemi geçiyordu penceremin önünden ve bilirsin gemiler ağır gider bir bakıyordum çerçevemin en sağında bir bakıyordum ki yok ve bir gemi yanıyordu sol tarafımda
işte bu oluyordu
istiklal’de hayat akıyordu kordon’da gözümün önünde uluorta şakıyordu yaz ve uçuşan bilumum böcek biri gelip omzuma konuyordu mevsim ense kökümden sızıyordu korkuyordum n’oluyordu terliyor erteleniyor sereserpe seriliyordum yoksa sevdan yoruluyor muydu oysa aynı seviyordum dünkü gibi yarın kadar çok öbürgün denli salkım saçak senelere bölüne bölüne hüznümle bir kaldırımlara çarpıla çarpıla korkuyor kanıyordum izmir yanıyordu bu arada
işte bu oluyordu
aynı çift geçiyordu sokağımdan adamın omzunda asılı akordiyondan artık sevmeyeceğim dağılıyordu sokak sokak deniz deniz izmir izmir artık sevmeyecek miydin n’oluyordu ah benzim soluyordu oysa bir kemanım vardı artık benim çalışıyordu ama çalmıyordum kadın çocuğunu elinden tutmuş sürüklüyordu çalmıyor çalışıyorlardı ne güzeldiler aileydiler ellerim uzanıyordu görmüyordun tırnaklarım uzuyordu ailesi ve senden başka bir gailesi yoktu tırnaklarımın bakıyordum ne çoktu çok oluyorlardı daha dün kısacıkken ah... aramızda bir zaman ki boy atıyordu durmadan durmadan durmadan sürükleniyorduk çocuk ve ben çocuk ağlıyordu ben ağlıyordum
işte bu oluyordu
nefes diye seni alıyordum nota diye seni veriyordum alıp veremediğim hiçbir şeyim yoktu bölüşmüştük seni plakta dönen dönerken başımı döndüren kızıl saçlı kadın şarkıcıyla usul usul söylüyordu çığlık çığlık ölüyorduk fısır fısır bile söylemiyordun iç bir şey söylemiyordun kulaklarımla içli dışlı korkuyorduk bir arada n’oluyorduk bilmiyorduk silmiyorduk onlar öylece akıyordu mevsim nasıl akıyorsa ense kökümüzden hevesimiz aynıydı yaş yaş’tı telaş telaştı yanaklarımızda
işte bu oluyordu
bir gün ve bir gece geçiyordu aramızda saatler uzuyordu virginia... ah virginia... gülkurusu boyalı duvarlarıma gecelik giymiş bir yaz böceği gibi çarpıp çarpıp düşüyordu
bir yaz böceği gibi ölüyor bir yaz böceği gibi bir yaz böceği bir yaz; bir oluyor ve ölüyorduk hep beraber
ardımızda bir mektup bile bırakmadan.
JD
"Aramızda saatler vardı": Michael Cunningham’ın ardında bir mektup bırakarak ölüme giden ünlü ingiliz yazar Virginia Woolf’un hayatından alıntılarla yazdığı Saatler adlı romanında geçen bir cümledir.
Artık sevmeyeceğim:Suat Sayın

KIRMIZI ŞAL
Karanlık bir dehlizde ilerliyorum. Sesler var kulağıma gelen; alıcı kuşlarınkine benzer, yırtıcı, bağırgan ve ürküten. Gölgeler var etrafımda. Çarparak yanımdan geçiyorlar ben ilerledikçe. Kolları uzun, ayakları sarsak, adımları buyurgan!.. Korkuyorum ve hep bir saçak altı arıyorum; yağmurdan kaçmaya çalışan kedi yavruları gibi; ki ben ıslanmayı severdim. Neler oluyor? Bu karanlık da ne? İlerlediğim bu dehliz neyin nesi? Az önce vakit sabahtı oysa. Kahvaltımı edip atmıştım kendimi dışarı. Vitrinlere bakacaktım. Bir şal alacaktım omuzlarıma; kırmızı, ışıl ışıl ve sıcacık. Kış… Otobüsten inmiş, karışmıştım kalabalığa. Yürüyordum; dilimde moda bir şarkı ve içimde kırmızılık, ılıklık, heves. Şimdi bu karanlık da ne? Yanımdan geçen gölgeler karıştığım kalabalığa mı ait? Neden sırf gölgelerini görüyorum? Asılları nerede? Bu alıcı kuş sesleri şu kalabalığa ait uğultu değil de ne? Onlardan korkmak için sebeplerim mi var? Benim kırık cam parçalarıyla dolu kırk odam mı var yoksa? Hangi odaya ait olanı tıklatıldı da açıldı o kapı; dilimdeki şarkının notaları arasında duymadığım bir gıcırtıyla. Hem kim bastı da kırık camlarımın canı acıdı yine? Kan?..
Burası İzmir. O en sevdiğim caddede yürüyorum; sakin, sessiz, neşeli. Kaset satan dükkânlardan birinde… Yo… Hayır. Konuşmayacağım bu kez. Bir kez bakıp geçeceğim dükkânın önünden. Hoş çocuk. Sadece hoş… İnan. Zaten tanımıyorum kendisini. Bu yaygara neden? Şal… Şal alacağım hem. Kırmızı, sıcak, kan… Omuzlarım için baba. Omuzlarım için. İnan üşüyor onlar artık; yaşlandım. Eskisi gibi değilim. Senin küçük kızın olarak bırakmadı hayat beni. Kocaman bir kadın oldum ve kızlarım var; boyumu bile geçmiş. Kaset satın almayan kızlar. Zaman değişti; güldürme. Şimdi yüzlerce şarkıyı bir araya toplayan minik cihazlar var. Tek bir şarkıyla yetinmiyor artık gençliğin dili. Hem istedikleri yere gidebilirler onlar. Sen karışma! İstedikleri dükkânın önünden geçebilirler. İçeri bakabilirler. Gülümseyebilirler. Onlara gülümsenebilir. Dudaklarının kıvrımında hoş bir delikanlının bakışlarından kalma mutlu bir gülücükle eve dönebilirler. Beğenilmiş olmanın gururunu şimdi yaşamayacaklar da omuzları kırmızı bir şala ihtiyaç duyduğunda mı yaşayacaklar; üşüyerek, üzülerek, mazilerinden büzülerek! Ruj?..
Bir dakika!
Hava kararmak üzere. Oysa az önce sabahtı. Ekmek almalıyım. Kafamı karıştırma. Çok hızlı yürüyorsun. Terledim. Şu fırına uğrayacağım. Bir süre sustur ayak sesini. Dur! Beni köşede bekle. Orası kalabalık. Karanlık gölgeni üzerimden çek. Bak, vitrin ışıl ışıl ve nefis kokuları caddeye taşmış. Birkaç kurabiye de alayım, küçüğüm sever. Hayır. Ben yemeyeceğim; söz. Anneanneme de söylemişsin, nasıl azarladı beni onca insan içinde. Ki ben sadece bir tabak daha yemek istemiştim. “Yemeyeceksin!” diye bağırdı. Utandım. Misafirlerin önü. En arka oda. Karanlık. Gözyaşlarım. Sen tembih ettin değil mi; “yemesin, şişmanlıyor.” diye? Acımasızsın! Hep öyleydin, hâlâ... Yağ?..
-“Bir kilo lütfen.” -“Yo hayır vazgeçtim. İki ekmek yeterli.”
Kurabiyelerden vazgeçtim. Nasıl da güzel kokuyorlardı. Çekip gitsene sen! Şal alacağım baba. Omuzlarım için. Kış geldi. Ege’yse Ege. Geceleri nasıl da soğuk oluyor biliyor musun? Bahane değil. İnan değil. Ilık. Yün. Şal. Kırmızı. Tığ işi. Köşeyi dönmeliyim. Şaldan da vazgeçmeliyim. Yarın alırım. Yemin ederim ki adını hatırlamıyorum! Hayır, tabii ki hatırlıyorum. Gülmüyorum. Sana öyle geldi. Hep sana öyle gelir. Sana öyle gelen doğrudur. Benden böyle giden yanlış. Biliyorum yaşı büyük. Sadece hoş çocuk. Hiç konuşmadık. Konuşmamıştık. Konuşmamışt… Küf?..
Karanlık. Bu bulvarı sevmiyorum. Ki ne çok severdim eskiden. Gelmedim evet. Yıllar oldu gelmedim. Gelmeyeceğim de! O dükkân kapanmıştır. Evlenmiştir hoş çocuk. Hoş bile değildir artık. Bilmiyorum ki neydi adı? Şal alacağım ben. Şal!… Çekil! Gelme. Burası çok kalabalık. Sabah da ondan. Herkes işini bir an önce bitirmek ister. Atar kendini sokağa. Öğle tatilidir belki. Benim suçum değil. Peki. Kızma. Benim suçum. Tenha bir yere gideceğim. Ama yolumu bulmam zor. Neden gece kadar karanlık?.. Senin kentinin bulvarı hep karanlıktır ama benim kentimin caddeleri… Gölgen düşüyor yere. Uzun, sarsak, buyurgan gölgen. Senin burada ne işin var! Sana ne şalımdan! Sana ne yaşamımdan! Kalbim!… Çok zor nefes alıyorum. Biraz izin ver. Eve döneceğim. İlk otobüsle. Söz! Geçmeyeceğim o dükkânın önünden. Öyle bir dükkân yok baba! Boşuna sarstın! Boşuna geçirdin parmaklarını! Boşuna üşüyor, boşuna acıyor omuzlarım. Yük taşıdı çok. Çok yük taşıdı. Taşıdı. Aşındı. Omuz başlarım boşuna kırmızı baba! Burası benim kentim. Bu kalabalık içinde yine utandırma beni. Dokunma hayır! Lütfen! Kir?..
Anne?!.. Sen miydin kuzum? Çok korkuttun! Bir daha o kadar sessiz yaklaşıp dokunma omzuma. Hayır. Yok bir şey. Ürktüm sadece. Hiç… Şal alacaktım. Geçmeyecektim o dükkânın önünden. Yürüyordum. Dalgın. Omuzlarım, yanaklarım, mazim kırmızı. Bakma. Anlamaya çalışma. Kırk kapıdan biri işte. Kırk kırık kapıdan yalnızca biri… Kırık camlarım kanadı biraz. Kan aksa da canım yanmıyor; ağlama. Tül?..
Beni yağmurda yürüt. Sonra eve dönelim. Kırmızı şalınla ört omuzlarımı.
Sonra gül.
Sin?
ALINTIDIR
NAFİLE İBADET
kelimeler tutuk ve bir piç kadar ürkek bakıyor kalemim
önceden geceye kanat sürerken acıya döl veriyor şimdi yüreğim
_____ özlemek yürek işi
Ay kendini saklıyor geceden Birer birer patlıyor efkarımın tomurcukları Ve ağırdan yavşıyor sensizlik içime
_________________Üşüyorum
ALINTIDIR
KENT’E HİÇ YAĞIYOR
_______Bir türkü geçiyor Seyir defterinin kelepçesinden Adın iblis yatağında dem alan Bir bilmece Bıçak sırtı avuntularımda ana avrat küfürler yokluğunun mirası …
renksiz ve vasiyetsizdir ellerim ardı sıra yalancı baharların …
_______uçurumlar biriktiriyorum yüreğime çayım dem den sigaram duman dan usanıyor kente mülteci bir hiç yağıyor sonra kirpiğine kan düşüyor gecenin…
_____kokunu süzüyorum ay ışığından yapışıp göğüs ucuna lacivert rüzgarların avuçları ısınmayan sevdalarıma karanfil kokulu suskular savuruyorum ki saatler eskittiğim acılarıma kurulduğunda uslu bir çocuk edasıyla gözlerimden yaş yerine yakamozlar dökeyim…
ALINTIDIR
ADINI KOYMAYACAKTIK...
Adını koymayalım demiştik …….
Önce devrik imgelerimizde boğulup şiirler gönderdik birbirimizden habersiz ve adressiz İlk tutuşması ellerimizin diyerek.
yüreğime düştüğünden habersizken mevsim,cevabını henüz kimsenin bulamadığı sorularda boğulduk nedensiz….isim ararken yeşillenmesine yüreklerimizin…
___ biz ısrarla adına mavi dedik ama kırmızı yazdık sevdayı…
kimi zaman erguvan rengi denizlerde aradık ay tanrıçasının mahçup ellerini / bulamadık.. halbuki şefkatini cebinde saklıyordu zaman….haberizdik……
kimi zaman bir türkünün kanayan yarasına ortak olduk…türkünün haberi yoktu merhem oluşumuzdan Ve isteyip istemediğini bile sormadık.kan döken yarasına ozan ın…
_____biz ısrarla adına mavi dedik ama renksiz tuvale çaktık resmini sevdanın...
Çok Sonra bulduk şehrin kaldırımlarında sek sek oynayan çocuksu öpüşme özlemlerimizi. Siyah beyaz olmalıydı illa ilk eriyişimiz dudaklarımız da…en özeli olmalı derken yaşanası an ın; kartpostal ın prangasına şiir olduk …
Kar altında büyüyen bir şehrin sessiz kalabalığında diz çöken yürekler….daha önce yazılmamış senaryoların oyuncusu oluverecekti birden ….bacaklarımızın titremesi boynumuzdan dökülen incileri olacaktı aşkın…. oyun gereği…ve gece toplayacaktı yerlere saçılan sevişmelerimizi. Sabaha hiçbir söz kalmayacaktı yıldız artıklarından başka….biz ağlayacaktık………
Gün Yüzüme battı / ağır/kan revan Yor beni sevdiceğim Koş beni ağularına hüzzam ın Duvar dibine çökert yüzümü Ellerimi gebe bırak kadehlere Her defasın da seni içeyim /hasret/sabırsız çocuk sen Eylül diyordun Zemheri bakışlım/kadınım/kor yüreklim Ben se Eylül ü emzir diyordum / ağlarken ayrılığa Saçları yüreğime arsızca dolanan kızım diyordum…
ne seni geçebildim düşlerimden ne sarısını saçlarının mülteci aşklarım oldun/(uz) mutluluğa sırt dönmüş karası sevdanın gelip beni mi buldunuz…
sonra, Eylül ü verecektik toprağa ellerimizle ……çırılçıplak ve aç Arsızca yüreğimize kök salan saçlarını artık taramayacaktık yüzünde şiir yeşeren kızımın Ben sana küsecektim…..sen bana ana avrat küfredecektin…… Ellerimizde kazanılmış zaferlerin kıyameti…paçalarımıza bulaşan mor renkli yitikliğimize sarılacak Ve acılarımızı eskitecektik artık.... Biz bunun adını koymayacaktık……………………….
ALINTIDIR
|