ONUR's profileANDROMEDAPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    July 13

    JACQUES BREL

     
     JACQUES BREL


    Şarkılar vardır, güncelliklerinden hiç bir şey yitirmezler. Çünkü kimi insani duygular hiç bir zaman eskimez, kimi özlem ve dilekler hep aynı kalır. Şarkılar uzun bir yolculuğun yolcusudur hep. Bu yolculardan önemli biri de Jacques Brel’dir benim gözümde.

    1950’li kuşağın, artık birer ilâh olarak kabul edilen şarkıcıları bir de yorumculuk yönleriyle çıkarlar karşımıza. Bu bağlamda; Loé FERRE, Gilberd BECAUD, Juliette GRECO, Edith PIAF, Jean FERRAT ve Yves MONTAND gibi şarkıcıların yanında Jacques BREL’i de anımsamak gerekir. O’nun şarkıya kattığı yorumda, yetkin bir tiyatro oyunculuğunun izlerine rastlanır.

    O kahramanlarını yaşamın içinden çıkarır. Kahramanlarını yaşamak ister her şeyden önce. Hayatı boyunca, bir insan olmanın onurunu aramış, onu yaşamıştır. Şarkılarında durmaksızın büyük bir arayışa çıkmıştır. Uzun bir ölüm gibidir onun savaşımı. Yaşamı, sevmeyi, dostluğu, dürüstlüğü ve sevgiyi her şeyden çok arzular gibidir. Böylesi bir dünyayı bulamama hüznünü dile getirir. Kötümser ve karamsardır çoğu kez.

    Alır Gitarını ve birkaç kuruşunu yanına… Brüksel garını yağmurlarla terk ederken, O, kendisini Paris’e yeni bir yazgıya götüren trendedir şimdi. Yalnızdır, sadece umudu yanındadır. Paris yolculuğuna çıktığında geçmiş, fırtınalarda yaşanmış bir hüzündür artık, bir yalnızlıktır. Paris’te zorluklar, sıkıntılar, yoksulluklar yaşar. Yalnızlığı, tek başlılığı geceler boyu yaşar otel odalarında, yalnızlığı paylaşır. Yanan bir mum alevi gibi erir gider.

    Jacques Brel, bir ilk yaz günü, 1929 yılında Brüksel yakınlarındaki bir kasabada doğmuştur. Zengin ve oldukca dindar bir aileye sahiptir. Mutlu bir çocukluk yaşaya- mamıştır. Çirkinliği nedeniyle, Ahmet HAŞİM’in hep akşamı anlatan şiirlerinde de gördü- ğümüz gibi, O da çirkinliğiyle, çirkinliğine olan inancıyla bir savaşa girmeye zorlamıştır sanki kendini. Dinsel bir törenin kendi içine kapanıklığını yaşamıştır cocukluğunun ilk yıllarında. Savaş yıllarını da yaşamıştır. Evlenmiş ve iki kız çocuğu olmuştur.

    1954 yılında turneler başlar. İlk plağı basılır. 1959’da ünlü, çok ünlü bir şarkıcıdır artık. Şöhreti ülke sınırlarının dışına taşmıştır. Tam anlamıyla kişiliğini bulur. Dünyanın dört bir yanını dolaşır. 1966 yılı tam anlamıyla bir BREL yılı olur. Fransa’da Olympia’daki veda konseri unutulmazdır. 16 Mayıs 1967’de Roubaix’de son konserini verir. Bir hüzün ve yas gibidir bu konser. Tiyatroyu, sinemayı dener, bir çok ödül alır. Son yıllarda yanında siyahi sevgilisi Maddly vardır, hiç ayrılmaz yanından. 16 Kasım 1974’de akciğer kanserinden ameliyat olur.

    Son zamanlarında İnsanlardan kaçar. Gemi satın alır, denizlere açılır, uçak satın alır, uçmayı dener. Son yıllarda dayanılmaz büyük ağrılar, acılar çekerek 9 Ekim 1977 sabahı hayatı son bulur. Ölüm haberi önce Fransa, sonra tüm dünya radyolarında yayımlanır.

    O, dostluğu, şefkati, sevgiyi ölesiye arayan bir sestir. Yüceltilmiş her duyguya biraz hüzünlü, biraz umutsuzca özlem duyan bir haykırıştır. Ölümü her an hissedip yaşamaktan asla vazgeçmeyen bir şarkıcı/şairdir.





    BENİ TERKETME / Ne me quitte pas

    Beni terketme

    Unutmak gerekir

    Her şey unutulabilir

    Kaçıp gitmiş her şey

    Anlaşmazlıklarla geçen günler

    Ve yitik zaman unutulabilir

    O saatlerin

    Arada sırada

    Kimi niçin darbeleriyle

    Mutluluğun yüreğini

    Nasıl da vurduğu unutulabilir

    Beni terketme

    Beni terketme

    Beni terketme

    Terketme beni



    Yağmurun yağmadığı

    Ülkelerden getirdiğim

    Birkaç yağmur incisi

    Sunacağım ben sana

    Toprağı kazacağım

    Ölümümüm ardından

    Altınla ve ışıkla

    Örtebilmek için bedenini

    Senin kraliçe olacağın

    Aşkın kral olacağı

    Aşkın yasa olacağı

    Bir krallık yaratacağım

    Beni terketme

    Beni terketme

    Beni terketme

    Terketme beni



    Beni terketme

    Sana ipe sapa gelmez

    Anlayacağın

    Kelimeler keşfedeceğim

    Yüreklerinin aşkla tutuştuğunu

    İki kez gören o

    Aşıklardan bahsedeceğim sana

    Kavuşamadığı

    İçin ölen

    O kralın

    Hikayesini

    Sana anlatacağım

    Beni terketme

    Beni terketme

    Beni terketme

    Terketme beni



    Sık sık görülmüştür

    Çok yaşlandığı sanılan

    Eski bir volkanın

    Yeniden ateş püskürttüğü

    Olabilecek hasatların

    En verimlisinde bile

    Artık buğday vermeyen

    Yanık tarlalardır

    Sanki oraları

    Ve gece geldiğinde

    Girmez mi hiç gerdeğe

    Kırmızıyla siyah

    Gökyüzü aydınlansın diye

    Beni terketme

    Beni terketme

    Beni terketme

    Terketme beni



    Beni terketme

    Ağlamayacağım artık

    Daha konuşmayacağım

    İşte bak şuraya gizleneceğim

    İzleyebilmek için

    Dans ediş ve gülüşünü

    İşitebilmek için

    Gülüşünü ve şarkı söyleyişini

    Gölgenin gölgesi

    Elinin gölgesi

    Köpeğinin gölgesi

    Olmama izin ver yeter

    Beni terketme

    Beni terketme

    Beni terketme

    Terketme beni




    July 12

    Trajikomedramik Otologlar / ÖZGECAN

     
    Trajikomedramik Otologlar
     
    ...Sarılıp birbirlerine keyifle ağladılar; adamın topladığı üzümleri takıp oltanın ucuna kırmızı balıklar yakaladılar…
     
     
    Hüznün insan yüreğine taarruza geçebilmesi için tüm ayrıntıların ‘Hazrol!’da durduğu pusuda bir zaman ihtilâli… Anılar tekmil veriyor…

    ( “ Terörist bir zihniyet yüreğinize hain bir bomba yerleştirir, duygularınız nice şehitler verir.” dedi sonuncu kolordu komutanı; “Ve hayatlarınıza döşedikleri mayınlar başka yüreklerde patlar bir bir…”.)

        ‘Hâlâ mavi’ o deniz kasabasından yazıyorum şimdi, erken inmiş bir akşam vakti, bulutlar yağmura, yüreğim aşka gebe. Gittikçe kabarmakta olan denizde iniltili balık sessizlikleri.. Sırtımda rüzgâr, burnumda keskin bir fırtına kokusu, yüreğimde kıştan ayaz bir ilkbahar… Bir mevsimin dökümünü yapıyorum ve yiten umutların _geç de olsa kendimi savunmasız yakalamışken hazır_ yağmurdan, deniz suyundan ve hüzünden neme doymuş bu bomboş sahilde, bir balıkçı iskelesinde. Okyanus derinliğindeki ve ayrılık sessizliğindeki kelimelerden gözyaşları bırakıyorum denize; kimi ıslatır, bilmem. Balıkları mı sanmam?

    ( “Ne iş yaparsınız?”, diye sordu adam.
    “Hayatkârım”, dedi kadın, “serbest çalışıyorum”. )


        Derin düşüncelerin engininde denizsiz ve çorak bir ada sanki yüreğim. Yolların bile gözleri kapanıyor uykusuzluktan ama ben nöbetindeyim gecenin… Litrelerce kahve ve paketlerce sigaradan ince ince sızlıyor midem, günlerin uykusuzluğu baş ağrısı olarak eklendi yürek yaralarıma.. katlime 4. arıyorum şimdi. Ama hiçbir acı yakmıyor canımı çaresizlik gibi’

    ( Güneş’i yasakladı bana… “Peki”, dedim, “şimdi ben nasıl kurutacağım gözyaşlarmı?...”
    “Mendille!”, demeseydi eceli olmayacaktım konuya biHâkim Bey, yemin ederim!”


        Yüreğimde vadesi dolmak üzere olan eksik teşebbüs yaraları, masamın üzerinde o ‘beklenen tango’nun güftesiz notaları, ciğerlerimde dışarı atılması kasten unutulmuş koyu bir duman.. dilimde ‘Kundurama kum dolmuş, atmaya kürek gerer…’ nakaratı… Kahve, pasta, kazık, yazık..derken…. Kimyam karıştı anlayacağınız.

    ( “Burada mısın?”, diye sordu adam.
    “Hayır” diye yanıtladı kadın, “burası dönmek için çok uzak!”. )


        Sessiz sitemleri de bilirim elbet, hem de müneccimiyim suskunluklarda neler bağırıldığının! Tek kişilik sevmelerin içtenliğime detone tınısını onarabileceğimi sanarak sığınırım yüreğimin notalarına. Oysa sonunda ortaya çıkan hep, o son valsin yarım senfonisi olur, ne başında nen sonundan hiçbir şey anlaşılmayan. Kuru gürültüden ibaret kalır kalp atışlarım. Ben yorulurum, enstrümanlar bozulur.. grup dağılır… Bir ben kalırım gidenlerin artıklarıyla, düş kırıntılarımla.. yine de hayatı selâmlarım günebakan yürek çırpınışlarımla… Alkışsız.

    ( “Peki vicdanın nasıl sığıyor yüreğine?”, diye sordu kadın.
    “ViCdanjör tutuyorum.” dedi adam)


        Elmalı çayların tütsülü büyüsüne kendiliğinden refakât eden o derin anlamlar yok artık; birlikte içilen bir sigaranın ciğer serinleten keyfi, Usta’ların bana bizi anlatan altı çizgili satırlarının size aksi yok. Patates püresine sığsırdığım anlamları ya da beyaz Milka’larda tükettiğim çocuksu heyecanımı, az sütlü koyu bir kahvenin (Gold olacak illâ ki) bir bana farklı kokan manevîyatını kimseyle paylaşamıyorum nicedir… Yoruldum artık insanların antik meydanlarında ‘eminim bir şeyler bulurum’ kör inancıyla, özenle ve binbir sabırla kazı yapmaktan. Kendi kendime maddî manevî sponsor olmaktan. Sonuçta kimsenin kimse için ne zamanı, ne yüreği, ne sabrı.. ve cesareti yok!

    ( “Ben şaraptan üzüm taneleri toplayabilirim.”, dedi adam.
    “O da bir şey mi?”, dedi kadın, “Ben gözyaşlarından balık tutabilirim!”
    Sarılıp birbirlerine keyifle ağladılar; adamın topladığı üzümleri takıp oltanın ucuna kırmızı balıklar yakaladılar…” )


        Düşlerime umutlanmayı özledim, uçan balonlara takılıp uçmadan bulutlarda gezebilmeyi. Farklı sözcüklerle aynı şeyi konuşmayı, aynı kelimelerle farklı anlamları tartışmayı… Susarken her şeyi anlatmış olmayı ve duymadan anlamayı… Bir de.. kısacık saçlarımda rengârenk tokalarımı özledim, ceplerimde -paslı bile olsa- gazoz kapaklarını. Ne Şirinler, ne Şeker Kız Candy yok artık; Terminator’ler öldürüyor Polyanna’ları……….

    ( “Bir gün bir bilet alacağım ve hayatımız değişecek.”, dedi adam, umutla..
    Öyle de oldu.
    Bindiği otobüs hiçbir yere gidiyordu…” )


    “ ‘Boşlarını attığım şişelerden sarhoş olmuş denizin kenarındaki kırgın sabahçı kahvesinde, bir başıma girip yalnızlığımla kol kola çıktığım barların tekil kalabalıklarından uzak bir masada, gözyaşlarını bulutlara kurulayan sezonunu şaşırmış martıların TDK’ya muhalefet alfabesiyle yazdım bu satırları hiçbir ifadeyi hakkıyla nitelemeyen yetersiz ithamlara inat!’ cümlesini öğelerine ayırın, tamlamaların türünü yazın…” dedi öğretmen…

    Bu yazıyı ‘sen’e yazacaktım ben Bay Gofret, ama kime niyet, neye kısmet, O’na nispet oldu...

     

    ALINTIDIR