ONUR's profileANDROMEDAPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    September 30

    Benim Yaşlarım / CAN DÜNDAR

    BENİM YAŞLARIM

    İnsan 5 yaşına gelmeden anlıyor; açlığın öldürdüğünü, soğuğun dondurduğunu, ateşin yaktığını...
    Sevgisizliğin insanın canını acıttığını...
    Duyguları, nesneleri, kişileri, çevresini tanıyor.
    Her şey ona çok büyük görünüyor:
    Ev, masa, anne, baba...
    10'una gelmeden oyunla, sayılarla, harflerle tanışıyor. Azgın bir iştahla öğreniyor. Kız ya da erkek olduğunu fark ediyor. Dünyanın evde, okulda kendisine anlatılandan da büyük olduğunun ayırdına varıyor.

    * * *

    15'inde, tam da en çok kendini sevdireceği çağda, sivilcelenen yüzünden, değişen bedeninden utanırken aşkı keşfediyor.
    Dış dünya kadar iç dünyanın da büyük salonları ve kendisinin bile bilmediği odaları olduğunu, açıldıkça o odalardan devasa bahçelere çıkıldığını hissediyor, büyüleniyor. Şarkıların içinde sevdalar gezdirdiğini, şiirin her türden hasreti dindirdiğini anlıyor. Aşk acısını öğreniyor. Yine de seviyor; ille seviyor, inadına seviyor.
    20'sinde putlarını yıkıyor, başkaldırıyor, kanatlanıyor.
    Her şey ona küçük görünüyor:
    Ev, masa, anne, baba...
    "Dünya küçükmüş; büyük olan benim" efelenmeleri başlıyor.
    Lakin dünya bunu bilmiyor.
    O yüzden 20'ler çoğu zaman hayal kırıklıklarıyla geliyor.

    * * *

    25'inde ayaklar biraz yere değiyor.
    Okul bitiyor, iş telaşı başlıyor.
    Sınıfta öğrenilenlerin akı, sokaktaki gerçeklerin karasına çarpıp grileşiyor.
    Yolu hızlı gelenler çabuk yorularak, sevdiğini bulanlarsa kalbinden vurularak evleniyor genelde...
    5 yıl önce uzak bir ülke olan "istikbal", daha yakına geliyor.
    "Bir denizde yangın çıkarma" hayali erteleniyor.
    "Dünya zor"laşıyor.

    * * *

    30'unda muhasebeye başlıyor insan:
    "Dünya hâlâ beni tanımadı, üstelik galiba ben de dünyayı tam tanımıyorum" dönemi...
    Mevcut bilgilerin sorgu yeri...
    Kuşkunun beyliği...
    Tehlikeli yaşlar: "Bunun nesine hayran oldum ki ben" pişmanlıkları, "Hakkımı yediler" sızlanmaları, sırta saplanan hançerler, çelmeler, dost kazıkları, ağır ağır olgunlaştırıyor insanı...

    * * *

    35, yolun yarısı...
    Hiç okul asmadan, evden kaçmadan, bir terasta sevdiğiyle öpüşüp bir çadırda uyanmadan 20'sine gelenler için gecikmiş telafi çağları...
    Daha önce hiç yüz verilmemiş ana-babaların sözüne yeniden kulak kabartılan yaşlar... Olgunluğun karasuları...
    40'ında eski kotlar dar gelmeye, saçlara ak düşmeye, aile büyükleri yaşlanıp ölmeye başladığında bocalıyor insan...
    Panik, kadınları kuaföre sürüklüyor, erkekleri araba galerilerine; ve ikisini birden yeni sevda hayallerine...
    Yiten gençliğe, boyalı saçlarla, içe çekilen karınlarla, kırmızı arabalarla çare aranıyor.

    * * *

    45'inde "istikbal" denilen o uzak ülkenin toprağına ayak basıyor insan...
    Hem ölüm yarınmış gibi, hem hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamasını öğreniyor.
    Eski dostlar, hatıralar kıymete biniyor.
    Didişmenin yerini sükûnet, böbürlenmenin yerini nedamet, kinin yerini merhamet alıyor. "Keşke"ler "iyi ki"lerle, hırslar hazlarla yer değiştiriyor.
    Bu dünyayı silkelemekten, daha iyi bir dünya için kavga vermekten vazgeçmeseniz de, öbür dünya umuduna da kulak kabartıyorsunuz, ara sıra...

    * * *

    Genellenemez tabii; bunlar benim yaşlarım.
    Sonrasını bilmiyorum henüz; öğrendikçe yazarım.

    CAN DÜNDAR

    September 24

    ÜÇLÜ İLİŞKİ SORU

     

    Bu üçlü ilişkide sizce en zor durumda olan kim?

    Evli erkeğin sevgilisi ve evli erkek
    Sahip olmadıkları ve bekli de hiç olmayacakları birini seviyorlar. Bu, sevgilerin en zoru. Ama aynı zamanda en kolayı. İnsan hep ulaşamadıklarına sahip olmak ister. Asla sahip olamayacağı bir jeep e hayran hayran bakar. Boğaz’a nazır vilları görünce, bunlara hiç sahip olamayacağını düşünüp hayıflanır. Vitrinde pahalı bir elbise görüp, kendisine nasıl yakışacağını düşündükçe delirir. Bunlara sahip olmayacağını anladıkça sevgisi artar. Ama onları sevmek kolaydır. Kapısının önündeki kimi zaman yolda bırakan, kimi zaman işe, kimi zaman geziye götüren Doğan görünümlü Şahin’i sevmektir marifet. Her yeri dökülen ama yıllarını geçirdiği, duvarlarına hatıralarının sindiği evi sevmektir, daha dün küçük çocuğunun yediğini çıkarttığı pantolonunu sevmektir güç olan. Elindekileri sevmek zordur, sevip sevgiyi sürdürmek zordur. Bu yüzden, ne başkasını seven evli erkek, ne de evli erkeği seven kadın ‘zor’ durumdadır. Onlar, ulaşamamakla kolayca ateşi yükselen kolay bir aşk yaşıyorlardır.

    Evli erkeğin karısı
    En ‘zor’ durumda olan odur. Elindekini seviyor. Her tarafı dökülen evi, Doğan görünümlü Şahin’i, gardrobundaki eski püskü elbiseleri seviyor. O, dokunmaması gerekenin tende ateş, bakmaması gereken gözlerde aşk, öpmemesi gereken dudaklarda şehvet aramıyor. Her gece sarılıp uyuduğu kocasını sevebiliyor. Her gün görse, her gece sarılsa, her ayrılık ve kavuşmada öpse, her canı istediğinde sevişse bile seviyor. ‘Zor’ bir sevgi onunkisi. En ‘zor’ durumda olan o.

    Evli erkeğin sevgilisi
    Adam evli, ama kız ona deli gibi aşık, aşkın içinde para, mevki falan yok sadece duygular, dokunmalar, dolu dolu yaşanan anlar.

    Fakat bu anlar bitince, adam evine gidiyor ve gerçekte ait olduğu kadının yatağına girip yatıyor, doğal olarak adamın karısı uyurken adama sarılıyor, hatta sevişiyorlar.

    Adam sabah çocuklarını sevgi ile okşuyor ve geleceğini karısı ile planlıyor.

    Kız onsun geçen geceler de sabaha kadar boş yatağında özlem ile ağlıyor.

    Evli erkeğin karısı
    Kadın kocasını seviyor, evlilikleri aşk evliliği, çocuklarının babası ve kocasının kendi için dünyaları yıkacağını biliyor.

    Fakat, kocası ona beslediği duyguların aynısını bir başkasına da besliyor, onun aşık olduğu adama bir başkası da, en az onun kadar aşık, kocası başka bir kadına da Dünyanın en güzel kadınıymış gibi bakıyor, özenle ütülediği gömleğinin düğmelerini başka bir kadın açıyor, ve birikimlerini çocuklarının geleceğini bir başkası ile paylaşıyor.

    Evli erkek
    Adam, karısını seviyor ancak artık aşık değil çünkü geçmişinde bütün zorlukları beraber çekmişler, yani karısı hem deforme olmuş hem geçmiş acizliklerini biliyor.

    Oysa sevgilisi hem taze hemde onu bir süpermen biliyor...

    Ve adam, yaşamın eş, çocuklar, iş, para ile devam etmeyeceğini ve ona daha bir çok nimetler sunacağının farkına varmış, fakat bütün bunları kaybetme olasılığıda onu korkutuyor.

     

    Bu üçlü ilişkide sizce en zor durumda olan kim? 

    September 23

    ADEM ve HAVVA

    ADEM ve HAVVA

    İnsanlar arasında ilk aşk, Adem ile Havva arasında başladı. Adem, Havva` ya öyle bir tutkuyla bağlandı ki, şeytanın Havva` yı kandırdığını; yasak meyve olan elmayı yiyerek cennetten kovulacağını ve bir daha birebir Tanrı ile konuşamayacağını anlayamadı. Havva` nın kışkırtmaları sonucunda yasak meyveyi yedi ve ikisi birlikte cennetten kovularak dünyaya sürüldü
     
    Adem ve Havva`nın oğulları Habil ciftci , Kabil ise cobandır . Sadece Adem ve Havva oldugu icin cocuklari birbirleri ile evlenmektedir. Havva her sene ikiz dogurmaktadır ( sadece , sonradan peygamber olacak olan "Şit" tek basina dogmustur) . Ve kurala gore herkes kendi ile dogan ile degil bir sonraki (onceki) ile evlenmektedir . Kabil ile dogan kiz cok cirkindir oysa Habil ile dogan İklima cok guzeldir. Kabil bu durumu kabul etmemekle beraber caresi olmadigi icin sineye ceker. Daha sonra ise Adem tanrinin her ikisinden de kurban bekledigini soyler . Habil en guzel sebze ve meyveleri secerken , Kabil koyunlari, arasindaki en celimsizi secer ``sanki tanri kurbani mi yiyecek?`` diye dusunur. Kurbanlarini daha once belirtilen yerlere birakirlar. Ertesi gun tanri kabul etmis mi diye kurbanlarini biraktiklari yerlere giderler. Habil mutludur cunku tanrisi kurbanini begenmistir. Oysa Kabil`in kurbani oldugu yerde duruyordur.
    Kabil, zaten güzel kızla evlenmiş olan Habil`e ofkelenir ayrıca Tanri da babalari da Habil`i sevmektedir. Durduk yerde Habil` e bulasir. Habil`in efendi efendi tutumu da onu yatistirmaz. Habil`in kafasina ta$ vura vura oldurur. Öldürür de yaptigindan da az biraz pisman olur. Adem onun cansiz vucudunu gormesin diye cesedi ne yapcagini duşunedursun iki karga gorur. kargalardan biri digerini oldurur. Sonra da topragi eşeler , digerini eşeledigi cukura koyar, sonra da ustunu orter. Kabil de aynisini yapar. Sonra Adem`in yanina doner. Adem Habil`i sorar. Ama o cevap veremez (bazi kaynaklar kabilîn `` onu kurtlar yedi`` dedigini rivayet eder.) Oysa Adem herşeyi bilmektedir. Tanrı ona herşeyi soylemistir. adem onu huzurundan kovar. Bir daha geri donmemesini soyler. Tanri ona bu dunyadaki insanlarin işledigi gunahlarin yarisinin ona yazildigini belirtir .
     
    Derler ki Kabil`in soyundan gelenler gunah işlemeye meyillidirler. Kıyamete degin insanoglunun bariş icinde yaşamamasinin nedeni de budur .
     
    Yeryuzundeki ilk gunahi kabil aşk icin ve kiskanclik icin işlemistir.
     
    September 13

    FİKRET ŞENEŞ ve KEMAL BEY

    </a

    "Kemal'le evlenseydik bu şarkılar çıkmazdı. Hasret duygusuyla yazdım tüm sözleri"

    İlk evliliğiniz nasıl geçti? Oğullarınızın babası, dönemin ünlü fabrikatörü, Çapamarka'nın sahibi Bedii bey sizi aldatmış. Neler yaşadınız?
    Çok üzdü beni. Aslında birlikte olduğumuz 18 yıl boyunca her gün seviştik Bedii ile. Eğer hanımlar kocamı bu kadar yakışıklı bulmasaydı Bedii beni aldatmazdı. Kadınlar çeldi aklını. Beni aldattığı kadın yıllarca evime girip çıkan bir tanıdığımızdı. 40'ından sonra azanı her zaman teneşir paklamıyor. Bedii ile ilk evliliğimden Ahmet, ikinci evliliğimden Celal oldu. Ahmet "Babamı affet anne" diye diye ikinci kez evlendirdi beni babasıyla. Yine de çok kızmadım. Bedii sonra Gönül Yazar'la evlendi. Ona bile şarkı sözü verdim.

    Şarkılarınıza ilham veren Kemal beyle nerede, nasıl tanıştınız?
    Bedii ile ayrıldıktan sonra yani 35'lerimde Reşat Kulüp'te tanıştık. İhtilal kurbanıyım ben. Neden derseniz, adam askeri pilottu. Bu ihtilalden sonra askere öyle bir sempati doğdu ki ne zaman asker görsek üstüne atlar hale geldik. Kemal beni kulüpte görmüş ve beğenmiş. Ondan geldi ilk adım. Ben de onu beğendim tabii.

     
    O dönem ikiniz de bekardınız. Niye evlenmediniz?
    Sözlendik. Ama Kemal bey çocuk diye tutturdu. Ben "Bedii beyin cicilerini büyütürken bir de senin cicilerini büyütemem" dedim. Bu sırada Kemal beyin Ankara'da çapkınlık yaptığının haberini aldım. Çok kızdım. Gidip başkasıyla evlendim. O da benden 15 gün sonra Ankara'da nikah masasına oturdu. Üç yıl öncesine kadar sürdü gizli ilişkimiz. Eşi de çocukları da aşkımızı bilmiyor.

    "Azgın karı, adam üstünde öldü, derler diye korktum"
    Ailesinin bunca yıl sizden haberi olmaması mümkün mü?
    Bilmiyorlar. Kemal bir kere Ajda'nın konserine gelmişti çocuklarıyla. Ajda edepsizi de "Ay Kemal enişte. İşte şarkıların kahramanı" diye bağırmıştı. Boğacaktım vallahi onu.

    Eğer Kemal beyle evlenseydiniz, biz bu şarkılardan mahrum mu kalacaktık?
    Tabii. Kavuşamadık diye bu kadar büyüdü aşkımız. Hasretin verdiği duygularla yazdım şarkıları.

     
    Yaşınız 90'a yaklaştı. Bu saatten sonra bu ilişkiyi bitirmenizin sebebi neydi?
    Kemal bey benden beş yaş küçük. Geldi 80'e. Sağlık problemleri başladı. Birkaç ayda bir buluşurduk. Biz buluştuğumuzda Allah göstermesin Kemal beye bir şey olursa benim günahıma girerler. "Azgın karı. Adam üstünde öldü" derler diye korktum. Bilmezler ki kaç yıldır aramızda seksüel olarak bir şey yok.

    Hiç görüşmüyor musunuz artık? Özlemiyor musunuz onu?
    Çocuk musun yavrum? Özlemez miyim? Kalk git yatak odamdaki başucuma bak. Hep onun fotoğrafları... İnsan söküp atabilir mi? Aldı bilmediği bir kadıncağızı. Dört senede dört çocuğu oldu. Çocukları da büyüdü. "Senin mesuliyetlerin var. Bu işi el aleme rezil olmadan, tadında bitirelim" dedim. 

     

    DIANA-DODI FAYED

    </a

     

    Aşk masallarının hüzünlü prensesi

     

    Prenses Diana'nın 36 yıllık yaşamı, bir kovalamaca sırasında noktalandı. Sevdiği erkekle beraberdi. Onun yanında kendini mutlu ve özgür hissediyordu. Uzunbir aradan sonra ilk kez yüzü gülüyordu. Aşıktı ve önünde upuzun bir gelecek vardı. Hayatı boyunca aradığı masal aşkı bulduğunu düşünüyordu. Ancak ölüm, bir Paris gecesinde geç bulduğu aşka doyamadan onu yakaladı.

    Bir süre önce, bir gazeteciye kızını anlatan annesi, ‘‘Diana çok duygusal bir çocuktu'' demişti, ‘‘ Çocukken, bir köşeye çekilir, kendi kendine hayaller kurardı. Masallardaki gibi yaşamak istemişti hep. Bu isteği bir süre için gerçekleşti. Ama ne yazık ki, masal çabuk noktalandı.''

    Prenses Diana, çocukluk yıllarında annesiyle babasının ayrılmasından çok etkilenmişti. Üvey annenin yanında yaşamak onu bazı ruhsal sorunlarla karşı karşıya bırakmıştı. Üvey annesini hiç bir zaman sevmemiş, baba evinden kurtulmak için de bir anaokulunda öğretmenlik yapmaya başlamıştı.

    Prens Charles ile karşılaştığı zaman utangaç, içine kapanık, sade bir genç kızdı. Ürkek bir tavşan gibi insanlardan kaçıyordu. Kendisinden 15 yaş büyük olan bir erkekle evlenmesini yadırgayanlar da olmuştu. Ancak Prenses Diana, Charles'a hayrandı. Olgun bir erkeğin eşi olmaktan mutluluk duyuyordu.

    Ne yazık ki bu mutluluğu çok uzun sürmedi. Kocasının düğün gününde bile sevgilisi Camilla Parker Bowles ile beraber olduğunu öğrendiği zaman dünya başına yıkıldı. Kocasını bir başka kadınla paylaşmak istemiyordu. Mücadele edecekti. Prens Charles'ın evli bir kadınla olan ilişkisini noktalaması için ona baskı yapacaktı.

    GÖLGEDEKİ KADINLA MÜCADELE

    Prenses Diana, evliliğinin ilk yıllarında, Camilla Parker Bowles ile gizli gizli mücadele etti. Büyük oğlu Prens William dünyaya geldiği zaman, Prens Charles, genç eşinin yanından ayrılmadı. Fakat arası çok geçmeden, Prens'le Camilla Parker Bowles'un gizli gizli buluştukları haberleri Prenses Diana'nın kulağına gelmeye başladı. Evliliğinin geleceği tehlikedeydi. Prenses Diana, İngiliz halkının sevgilisi olmasının, kocasını çileden çıkardığını biliyordu. Kocasından intikamını bu şekilde almak istedi. Prenses Diana, dünya basınında bir numara olurken Prens Charles, etkisiz kalmaya başlamıştı. O günlerde Prenses Diana, oğlunun binicilik öğretmeni James Hewitt ile sıkı fıkı dost olmuştu. Çok geçmeden çeşitli söylentiler basında yer almaya başladı.

    Prenses Diana ikinci çocuğuna hamileydi. Evliliğini kurtarmak için ikinci kez anne olmayı denemek istemişti. Prens Harry doğduktan sonra Prenses Diana, bu evliliğin artık yürümeyeceğini iyice anlamıştı. O günlerde James Hewitt ile beraberdi ve kocasından göremediği ilgiyi, James Hewitt'ten görüyordu.

    Ne var ki, Prenses Diana, gene yanlış erkek seçmişti. James Hewitt, Prenses Diana'nın ona gönderdiği mektupları yayınlamayı göze almış, bu yasak ilişkiyi tüm ayrıntılarıyla herkese anlatmıştı.

     

    </a

    BEKLENEN BOŞANMA

    Masal prensesinin aşk masalında doğru gitmeyen bir şeyler vardı. Genç kadına tüm erkekler hayrandılar ama, onun seçtiği erkekler, Prenses Diana'yı yarı yolda bırakıyorlardı. Genç kadın, BBC'de yayınlanan bir tprogramında, kocasını aldattığını dünyaya açıkladıktan sonra evlilik noktalandı. Kraliçe Elizabeth, bir süredir ayrı yaşayan oğluyla gelinine boşanmalarını tavsiye etti. Galler Prensesi, yasaklı kişi olarak ilan edildi ve saraydaki görevleri sona erdirildi. Hatta bir süre ortalıkta görünmemesi tavsiye edildi.

    Boşanma işlemleri tamamlandıktan sonra ise Prenses Diana ‘‘Ben artık özgür bir kadınım. Dilediğim erkekle ilişki kurabilirim. Bana kimse karışamaz‘‘ diyerek aşk hayatında özgürlüğünü ilan etti.

    Ve işte o günden sonra da şaşırtıcı olaylar birbirini izlemeye başladı. Pakistanlı kalp cerrahı Hasnat Khan, Prensesi çok etkilemişti. Diana bu ünlü cerrahı sevdiğini gizlemiyordu. Onun Londra'da yaptığı bir kalp ameliyatına katılarak, sevdiği erkeğin yanında olmaktan mutluluk duyduğunu belirtti. Daha sonra Hasnat Khan'ın ailesini ziyaret etmek için Pakistan'a gitti. Geri döndüğünde, hayatında bir aşk defteri daha kapanmıştı.

    Semiramis Pekkan'ın eski kocasıyla da bir süre flört eden Diana'nın Christopher Whalley adlı yakışıklı bir emlakçıyla evleneceği yolunda da söylentiler çıktı.

    Ve sonra bir haber, dünya basınına bomba gibi düştü. Prenses Diana, Harrods mağazalarının sahibi, Muhammed el Fayed ile beraberdi. Mısırlı iş adamının yatında çekilen fotoğrafları herkesi şaşırttı. Bu yaşlı adamla Prenses Diana'nın ne işi vardı? Belki de çocukluğundan kalan baba özlemi onu böyle yaşını başını almış erkeklere itiyordu. Çok geçmeden gerçek ortaya çıktı. Diana, Muhammed el Fayed'in oğlu Dodi Fayed ile beraberdi.

    Diana uzun bir aradan sonra ilk kez mutlu gözüküyordu. Sevdiği erkekle Akdeniz'de tatil yapmanın keyfini yaşıyor, özlediği aşkın tadını çıkarıyordu. Ancak kötü talihi Diana'ya bu aşkı da çok gördü. Hayatı boyunca masallardaki gibi yaşamak isteyen ve bunu başaran talihsiz prenses, hiç bir masala uygun olmayan bir son ile dünyaya veda etti.  

    NAZIM HİKMET

    </a
    NAZIM ve AŞKLARI
     
    "Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri"
     İlk büyük aşkı Nüzhet'ti. O dönemde henüz 15 yaşında olan Nüzhet ile Tanin'de yazan gazeteci Muhittin Birgen sayesinde tanıştı Nazım. Nüzhet Kastamonu'dan Tiflis'e gittikten sonra da onun peşinden gitti. O sıralar Moskova Üniversitesi'nde okuyan Nazım Hikmet, kadınlar arasında popülerdi. Ama Nüzhet'in de oraya gelişiyle birlikte ilgisini tamamen Nüzhet'e yönelti. 1921 yılında evlendiler. Genç kadının İttihatçı olan yakın bir akrabası Nazım'ı politik görüşleri nedeniyle pek sevmiyordu. Nüzhet'e sürekli mektuplar yazıp evine geri dönmesini istiyordu. Sonunda Nüzhet 'mavi gözlü deve' ayak uyduramayıp Türkiye'ye geri döndü. Bir profesörle evlendi.


    Lena'yı Türkiye'ye getiremedi

    Nazım Hikmet, Nüzhet'in ardından Türkiye'ye döndü. Ama daha sonra yeniden Moskova'ya gitti. İkinci evliliğini METLA Tiyatrosu'nda tanıştığı Lena Yurçenko adlı bir hanımla yaptı. Gerçek adı Ludmilla Yurçenko olan Lena diş hekimiydi. Nazım 1928'de Türkiye'ye dönerken Lena'yı da getirmek istedi ama vize alamadı.
    </a

    "Ne güzel şey hatırlamak seni, yazmak sana dair" 
    Nazım Hikmet'in en güzel aşk şiirlerini yazdığı, en uzun süre evli kaldığı kadın Piraye. Nazım ile Piraye genç kadın eşinden henüz boşandığı sırada tanıştılar. Sanat eleştirmeni Vedat Örfi ile 16 yaşındayken evlenen Piraye'nin iki çocuğu vardı. Bunlardan biri eleştirmen Memet Fuat Bengü. Nazım, Piraye'yi çok sevdi. Ancak evlilik yaşamlarının 13 yılı boyunca Nazım cezaevindeydi. Daha sonra Münevver'e aşık oldu. 1951 yılında Nazım ile Piraye'nin evliliği sona erdi.




    "Günler gitgide kısalıyor, yağmurlar başlamak üzere"
     Nazım'ın Piraye'den sonraki eşi ise Münevver oldu.
    Nazım aynı zamanda dayısının kızı ve ressam Nurullah Berk'in eşi olan Münevver'e aşık oldu. Münevver, kızı Renan'ı bırakmak istemediği için Nazım'ın aşkına karşılık vermeye çekindi. Nazım'ın afla cezaevinden çıkmasından sonra evlendiler. Nazım Hikmet'in tek çocuğu Mehmet Nazım, Münevver'den doğdu. Ancak şair, oğlu henüz 3 aylıkken kaçtı. 1961'de Münevver İtalyan yazar Joyce Lussu'nun yardımıyla Varşova'ya Nazım'ı görmeye gitti. Ama Nazım o sırada Vera ile evliydi. Münevver ve Nazım'ın oğlu Mehmet Nazım, ressam ve Fransa'da yaşıyor.
    </a
    Galina hem doktoruydu, hem sevgilisi

    Nazım, Türkiye'den kaçtıktan sonra doktor Galina Grigoryevna Kolesnikova ile evlendi. Galina, Nazım'ın hem sevgilisi hem de doktoruydu. Nazım'ın hiç şiir yazmadığı tek kadındı Galina.

    "Saçları Saman Sarısı, Kirpikleri Mavi"
     Nazım Hikmet son eşi Vera Tulyakova 1956'da, genç kadın henüz 24 yaşındayken tanıştı. Dört yıl sonra evlendiler. Nazım ölünceye kadar Vera ile evli kaldı.</a

    Bu arada opera sanatçısı Semiha Berksoy, yazar Suat Derviş ve dönemin bir başka genç yazarı Cahit Uçuk da Nazım Hikmet'in gönlünü kaptırdığı kadınlar oldu. 
     

    MENDERES-AYHAN AYDAN

     
    ADNAN MENDERS-AYHAN AYDAN
    82 yaşındaki Ayhan Aydan, Menderes'in resmini başucunda saklıyor
    Her akşam onun için dua ediyorum


    Bir dönem Başbakan'ın sevgilisi olmuş Ayhan Aydan, hâlâ onun resmini başucunda saklıyordu. Gerekçesini "Sevgililer Günü"ne yaraşır, sade bir cümleyle açıkladı: "Onu çok sevdim!"

    Uçağım İzmir "Adnan Menderes" Havaalanı'na iniyor. Birazdan, havaalanına adını veren Başbakan'ın sevgilisiyle buluşacağım. Ayrılmalarından tam 50 yıl sonra...
    1990'da "Demirkırat" belgeselini yaparken aramıştık.
    Görüşmek istememişti.
    Sonraki yıllar boyunca hem kendisinin, hem Menderes'in akrabalarıyla, yakın arkadaşlarıyla konuştum. Ona dair anıları dinledim.
    Adnan Menderes'le aşklarına dair yazılan romanları okudum, sahnelenen oyunları seyrettim.
    Yassıada tutanaklarını, gazete haberlerini elden geçirdim.

    Gazetecilere yasak kapı
    Herkes öykünün bir kısmını biliyordu. Lakin bütün verileri bir araya toplayınca ortaya gerçekten trajik bir aşk hikâyesi çıkıyordu.
    Geçen 15 yılda konuya ısrarlı ilgim karşısında birkaç kez telefonla görüşmeye razı olmuştu.
    Yüz yüze görüşme ise, nihayet ılık kış güneşinin ısıttığı bugün İzmir'de gerçekleşecekti.
    Alsancak'taki deniz manzaralı dairenin kapısını çaldığımda heyecanlıydım.
    Bir dönemin tanığıydı içerideki kadın...
    Üstelik o dönem kapandıktan sonra kendisi de içine kapanmış, o dönem hakkında konuşmayı, anılarını yazmayı hep reddetmiş, fotoğraf çektirmemiş, evine gazeteci sokmamış, ısrarla susmuş, susmuştu.
    Bir ayrıcalığı yaşadığımın farkındaydım.
    Rahatsızdı. Geniş, ışıklı salonun kanepesinde uzanmıştı.
    Çıkık elmacık kemiklerinin biçimlendirdiği yüz örtüsü yılların yorgunluğunu ele verse de, yarım asır önce opera sahnelerini titreten billur sesi tazeliğini koruyordu.
    Evin duvarlarında, 50 yıl önce Başbakan'ı baştan çıkaran o Ava Gardner çehresi gülümsüyordu. Bir de yağlıboya tablolarla son eşinin fotoğrafları...
    Sehpalarda biblo filler vardı; başucunda her daim yanında olmuş vefakâr arkadaşları...
    Servete boğulmuş bir mazi alameti yoktu ortalıkta; tersine tevazuun işaretleri vardı.

    Suskun kahraman
    Sırlarını mezara götürmeye yeminli insanlara saygım sonsuzdur.
    Asla üstelemem. Mahremiyete girmem.
    Ancak "Ayhan Aydan-Adnan Menderes ilişkisi", bir askeri müdahalenin hem de son derece sakil bir şekilde alenileştirdiği bir aşk...
    Üstelik kahramanları sustukça dedikodunun pençesine düşmüş, yalan yanlış nakledilmiş, tarihe eksik kaydedilmiş bir ilişki...
    Belki de bu görüşmeyi, samimiyetimin inandırıcı bulunması kadar, o yanlışların düzeltilmesi arzusuna da borçluydum.
    "Nostaljik bir yolculuk" yaptık Ayhan Aydan'la...
    82 yıllık bir ömrü, ilk basamaktan başlayarak adım adım tırmandık.
    Sopranoluk günlerinin fotoğraflarına bakarken "Ne güzel günler geçirdik. Ah, gitti gençlik" sızlanması döküldü ağzından...
    Bir fotoğrafta, Yassıada'da sevgilisine arkasını, hâkimlere önünü dönmüş bir şekilde "Adnan Menderes'i evli olmasına rağmen büyük bir aşkla sevdim" derken görünüyordu.
    "Herkesin sustuğu dönemde bunları söylerken 'Başıma bir iş gelir' diye korkmadınız mı" dedim.
    "Korkmadım" dedi ve ekledi:
    "Bir iş gelecekse de Adnan Bey için gelsin dedim. Çünkü onu çok sevdim."

    Gözyaşları
    O sevgiyi hâlâ muska gibi yüreğinde taşıdığı belliydi.
    Menderes'in fotoğrafı hâlâ yatağının başucundaydı.
    Ve hâlâ her gün ona "Nur içinde yatsın" diye dualar ediyordu.
    Aydın Menderes'in "Ayhan Hanım'ın Yassıada'da Menderes'e olan sevgisine sahip çıkması, kendisini yücelten bir olaydır. Bütün Türk milletiyle birlikte ben de ailem de takdir ettik" sözlerini hatırlatınca gözleri doldu.
    "Ağlattınız beni" diyerek mendiline davrandı.
    Zaten bu imkânsız aşk, doğduğu günden beri neredeyse sadece gözyaşlarıyla sulanmıştı.

    Çapkın Menderes polis takibinde...

    Adnan Menderes çapkın bir adamdı.
    Bu, hem tanıkların, hem belgelerin doğruladığı bir gerçek...
    Tempo'da (10 Şubat 2006) bu çapkınlığın devlet kayıtlarına nasıl geçtiğine dair bir haber var.
    Daha 1946'da CHP, "DP milletvekili Menderes"i takibe almış.
    Emniyet Müdürlüğü'nün 27.11.1946 tarihli izleme raporu şöyle başlıyor:
    "Menderes saat 9.05'te otelden ayrılıp Mukaddes'in oturduğu apartmana girmiştir. Saat 19.00'da iç fenerler söndürülmüştür."
    "Mukaddes", Menderes'in 1940'lardaki aşkı...
    12 yıl süren bu ilişki Menderes'in Ayhan Aydan'la tanışmasıyla sona ermiş.
    Belgeler kanıtlıyor ki, devlet daha 1946'da Menderes'in aşk hayatının peşindeymiş.
    İlginçtir, 1960'ta Menderes devrildiğinde Ayhan Aydan'la aşkını ortalığa döken de yine aynı devlet olacaktı.

    Barajda tanıştılar

    Adnan Menderes, Başbakan olduktan kısa bir süre sonra tanıştı Ayhan Aydan'la...
    Tanışma yeri, Ankara'nın 50'lerdeki sayfiye yeri Çubuk Barajı'ydı.
    Barajda Ayhan Aydan'ın akrabası olan Ziraat Bankası Genel Müdürü Mithat Dülge bir davet veriyordu. Başkent'in göz alıcı lirik sopranosu Ayhan Aydan da operadan arkadaşlarıyla oradaydı. Hastalıktan yeni kalkmış, biraz da gönülsüz gelmişti. Eğlenceli masa kahkahalarla çınlarken davete Başbakan Menderes geldi. Genel Müdür, Başbakan'ı karşılarken Ayhan Aydan'ın "Mithat amca!" seslenişiyle operacıların masaya yöneldiler.
    Herkes ayağa kalktı.
    Başbakan masaya davet edildi.
    Menderes daveti kabul etti ama baş köşeye değil, gözüne ilişen güzel sopranonun sandalyesine talip oldu.
    Aydan bu ilgiyi görünce "Koltuğumda gözünüz var galiba" diye espri yaptı.
    Bir süre sonra Aydan'ın ev telefonu çaldı. Telefonu evde bulunan arkadaşı Şadan Candar açtı.
    Tanıdık bir ses Ayhan Hanım'ı istedi.
    "Kim arıyor" diye sordu Candar...
    Telefondaki erkek, adını vermek istemedi.
    Aydan, telefona gelince, meçhul arayıcının Başbakan olduğunu anladı. Hayranlık cümlelerinden sonra Menderes, bir süre şehir dışında olacağını, dönüşte aramak istediğini söyledi.

    Bu numara geçerli mi?
    "Yine bu numara geçerli olacak mı?" diye sordu.
    Bu, kibarca, "Boşanacak mısınız?" demekti. Çünkü Aydan, 6 yıldır orkestra şefi Hasan Ferit Alnar'la evliydi. Ancak tedavi gören eşinden ayrılmak üzereydi. Başbakan'a durumu izah eden şu cümleyi söyledi:
    "Evet, bu numara her zaman geçerli olacak."
    Artık 5 yıl boyunca Başbakan onu Sıhhıye, Sağlık Sokak adresindeki bu numaradan arayacaktı.

    Sevgilisinin evine makam otosuyla geldi

    Tanıştıklarında Menderes 50 yaşındaydı; Aydan 25...
    Başbakan 20 yıldır evliydi; Aydan 6...
    Menderes'in 3 oğlu vardı, Aydan'ın 1...
    Aydan bunun bir "imkânsız ilişki" olduğunun farkındaydı. Ancak birkaç şey onu etkiledi: Biri Menderes'in ilk günden son güne dek süren kibarlığı, zarafetiydi.
    Başbakan, tanıştıkları haftadan itibaren Sağlık Sokak'taki eve haftanın 2-3 günü çiçek göndermeye başladı. Çiçeklerin ne zaman solacağını takip ettiriyor, hemen tazelerini göndertiyordu. Asıl önemlisi, bu gelenek, ayrılmalarından sonra da sürecekti. Ta ki Başbakan Yassıada'ya düşüp çiçek gönderemez hale gelinceye kadar...
    Daha da etkileyici olan, Menderes'in evli bir erkek olarak bu kadar rahat davranabilmesiydi. Başbakan, evi ilk ziyaretine "2" plakalı siyah makam arabasıyla gitmiş ve görüşmeden sonra, adeta dedikodulara meydan okurcasına Aydan'la sokağa çıkıp uzunca bir yürüyüş yapmıştı.
    Böyle başladılar.

    Yatma vakti evine giderdi
    Artık Başbakan, resmi randevusu olmadığı akşamlarda iş çıkışı doğruca sevgilisinin evine gelecek, orada geç vakitlere kadar kalacak, sonra yatma vakti kendi evine gidecekti. Eşi ve çocuklarıyla kahvaltıda birlikte oluyordu.
    Sağlık Sokak'taki eve kendisinden başka kim girse kıskanırdı. Bir seferinde Aydan bir gence iş için yardımcı olmaya kalktı diye kıyametleri koparmıştı. Operayı da bırakmasını istiyordu.
    Buna karşın Ayhan Aydan da onu eşinden kıskanırdı.
    Bir gün eşiyle bir davete katılacak olsa küser, bir süre görüşmezdi.
    Belki de bu yüzden Menderes alyans takmaz, davetlere çoğu kez yalnız giderdi.

    'Menderes o evde huzur bulurdu'

    Dr. Mükerrem Sarol, Menderes'in sadece bakanı değil, en yakın arkadaşlarından biriydi.
    Bülent Çaplı ile birlikte 1990'da "Demirkırat" belgeselini hazırlarken kendisiyle günler süren bir söyleşi yapmıştık. Orada Ayhan Aydan meselesi de açılmıştı. Ve Sarol, Menderes'in bu aşkta ne bulduğunu en samimi ifadelerle anlatmıştı:
    "Adnan Bey çocukken Çine Çayı'nın kenarındaki salkım söğütlerin altına oturur, ağacın çaya sarkan dallarını, hayallerindeki Sarı Ayşe'nin saçlarına benzetirmiş.
    Hepimizin gençliğinde romantik bir dönem olmuştur. Ama Adnan Bey 17 yaşında harbe gitmiş, kolejde talebeyken de hiç flört yaşamamıştı. Belki de bu yüzden her türlü imkânın önüne serildiği ileri yaşlarında, ilk gençliğe yaraşan hareketlerde bulunurdu. Tabii bu, onda 40 yaşından sonra futbol oynamak gibi bir tesir yapardı.
    Ayhan Hanım'ı hakikaten derin bir aşkla seviyordu. Onda Sarı Ayşe'yi bulmuştu. Bu ilişkide nezahet vardı, hürriyet vardı, sevgi vardı. Seksle, menfaatle, eğlenceyle açıklanamayacak duygular vardı.
    Adnan Bey, Ayhan Hanım'la gerçek bir romans yaşamıştır. Birçok kez evine birlikte gitmişizdir. Adnan Bey ona yorgun argın gelir, yüzünü yıkatır, rahat nefes aldırır, bir kadeh rakı verir. Adnan Bey orada, huzur dolu bir sevginin atmosferinde dinlenir. Bu derece ulviyet vardır orada...

    Bir kuruş talep etmedi
    Buna karşılık Ayhan Hanım, ondan tek kuruşluk bir talepte bulunmamıştır. Başvekilin sevgilisi olarak ne bir arkadaşının ne oğlunun ne kendisinin bir işini, isteğini, şikâyetini götürmemiştir.
    Oysa Adnan Bey'in senelik geliri o zaman 1.5 milyondu. Parayı harcayacak yeri yoktu. Yurtdışına, mesela Londra'ya gittiğimizde 'Ayhan Hanım'a bir hediye alalım' diye yalvarırdım, 'Olmaz doktorum, Scotland Yard arkamızdadır. Biz buraya vazife görmeye geldik' derdi.

    9 saat yaşadı, cesedi makam aracıyla taşındı. Gizlice gömüldü!
    Menderes'in bebeği bu mezarda yatıyor

    Ayhan Aydan'ın Başbakan'dan olan bebeği doğumdan 9 saat sonra öldü. Aydan'ın 'dünya'sı, Cebeci'de kuytuda bir mezar, dosyada bir rakam, bir sahte isim olarak kaldı

    Başbakan Menderes ve Ayhan Aydan, tanışmalarının ikinci yıldönümünü Ankara'da Marmara Köşkü'nün terasında kutladılar. Şampanyayı bizzat Menderes patlattı. Sevdiği kadına aqua marin taşlı bir kolye almıştı. Hatta evde boynuna takarken Ayhan Aydan'ın arkadaşı Sevim Apaydın "Ne güzel kolye" demiş, Adnan Bey, espriyle karşılık vermişti:
    "Güzel, ama bu gerdanda güzel..."
    Siyasetteki gibi, özel hayatında da iktidar, adeta gözünü karartmıştı. Bu ilişkiyi doludizgin yaşarken hiçbir şeyden çekinmiyordu.
    Ayhan Aydan'ın kardeşi Adnan, yasak aşkın sürmesine karşıydı.
    İlişki, Cumhurbaşkanı Bayar'ın kulağına da gitmiş, o da "Muhalefetin kulağına gider" diye bu ilişkinin bitmesini istemişti.
    Zaten bunca bilinen bir ilişkinin hâlâ açığa çıkmaması şaşılacak şeydi. Nihayet muhalefet bu "önemli koz"u keşfetti.
    Ulus'un başyazarı CHP'li Nihat Erim, gazetedekilerden Menderes'i sevgilisinin evine girerken fotoğraflamalarını istedi.
    Ulus muhabiri Cüneyt Arcayürek, foto muhabiri Hüseyin Ezer'le Sağlık Sokağı'na üs kurdu. Evin karşısındaki Sağlık Bakanlığı'nın duvarında 2 günlük bekleyiş hüsranla sonuçlandı. Başbakan gelmedi.
    Bunun üzerine, aynı zamanda Yeni Sabah'a çalışan Ezer, daha kolay bir yol buldu. Ayhan Aydan'dan "opera konuşmak üzere" randevu istedi. Eve girdi. Ev sahibesi, kahve yapmak için mutfağa gittiğinde büfedeki çerçevede duran Menderes fotoğrafını gördü ve deklanşöre bastı.
    Fotoğrafın üstünde Başbakan'ın el yazısıyla şu not vardı:
    "Severek ve en iyi temennilerimle... Ayhancığıma..."

    İnönü devrede
    Aranan koz bulunmuştu. Erim hemen bu fotoğrafı el ilanı halinde Anadolu'ya dağıtmayı düşündü.
    Gazeteci Emin Karakuş, haberi Ayhan'ın arkadaşı Sevim Apaydın'a fısıldadı. Aydan hemen Başbakan'ı haberdar etti. Menderes köpürdü. Telefonda,
    "Ahlaksızlık bu" diye bağırdı, "Özel hayata girmek neymiş, göstereceğim onlaraÖ"
    Ancak ondan önce İnönü gösterdi onlara...
    Erim'in planını duyunca bunun mahremiyete saygısızlık olacağını söyledi. "Bu bahsi gömün, bir daha da açmayın" diye tembihledi.

    Yeni bir kadın
    Ayhan Aydan çocuk istiyordu; hem de delice... 1952 ve 1953'te iki kez Başbakan'dan hamile kalmış, iki hamilelik de düşükle sonuçlanmıştı. İkisinde de Aydan'a, Başbakan'ın yakın dostu, bakanı, jinekolog Dr. Mükerrem Sarol müdahale etmişti.
    1954 kışında yeniden hamile kaldı. Bu kez mutlaka doğurmak istiyordu. Yakın bir arkadaşının deyimiyle "en büyük hatası bu oldu".
    Başbakan durumdan haberdar olduğunda çok geçti. Cenin, artık alınamayacak kadar büyümüştü. Müdahale hayati tehlike doğurabilirdi.
    Menderes çaresiz "Doğur o zaman" dedi.
    Aydan, evine çekildi. O günden sonra sadece, karnındaki "Dünyam" adını verdiği bebekle ilgilendi. Hamile halini sevgilisi görsün istemedi. O dönem görüşmeyi kestiler.
    Ve Başbakan, o ara İstanbul'da kendisine yeni bir sevgili buldu.
    Yeni sevgili, İstanbul Emniyet Müdürü'nün eşi Suzan Sözen'di.

    "Dünyam" karardı
    Aydan, bebeği İsviçre'de doğurmak istiyordu. Menderes, telefonda "Hayır, burada kal" dedi. Zeynep Kamil Hastanesi Başhekimi Fahri Atabey'i Aydan'la ilgilenmekle görevlendirdi.
    Bebek, 18 Haziran akşamı, 8 aylıkken geldi. Sancılar başladığında Aydan evde arkadaşlarıyla bezik oynuyordu. Hemen doktor çağırdılar. Evdekiler el ve ayaklarından tuttu, Dr. Alaattin Orhon, müdahaleyi yaptı. Ancak bebek tersti. Müdahale sırasında kolu kırıldı. Üstelik boynuna ve ayaklarına kordonlar sarılmıştı.
    Menderes'i aradılar. İstanbul'daydı.
    Bebek acı çekiyordu. 9 saat uğraştılar. Yaşatamadılar.
    Sabaha karşı 3'te Aydan'ın "dünya"sı karardı. Sevdiği adamdan sonra, ondan olma bebeğini de kaybetmişti.
    19 Haziran 1955 sabahı Zeynep Kamil'in Başhekimi Dr. Fahri Atabey geldi. Başbakan'ın şoförü Hayri'yle birlikte bebeği aldılar. Makam arabasına koydular. Cebeci Asri Mezarlığı'na götürdüler.
    Ölüm kütüğüne "Fevzi oğlu Ahmet Aydan" olarak kaydedildi.
    "Doğduğu gün", "öldüğü gün" ve "gömüldüğü gün" aynıydı:
    19 Haziran 1955.
    Adresi: Yenişehir, Olgunlar Sokak, 17/5-Ankara
    Ölüm Sebebi: Kalp yetmezliği...
    560 ada, 688 parsel...
    Dosyada "ada parsel" numarasının yanındaki çarpı işareti bebeğin "meccanen" yani bedava gömüldüğünü gösteriyordu.
    Bu, "kimsesiz"lik alametiydi.
    O yüzden 1970'lerde üstüne başka bir kimsesiz gömüldü.
    1984'te de mezar yeri Sultan Yıldırımoğlu'na tahsis edildi.
    "Dünyam" hâlâ Cebeci mezarlığının en ücra köşesinde, yarım asır önceki bir aşkın ölü meyvesi olarak yatıyor.

    Sonra ne oldu?

    Menderes asılınca Ayhan Aydan perişan oldu. Şimdi hem yalnız hem parasızdı.
    Başbakan'ın aldığı Kalender'deki evde oturmak kısmet olmamıştı. Gelirlerine el konmuş, hesabı dondurulmuştu.
    Adnan Menderes'in hediye ettiği, üzeri "A" ve "M" harfi işli kolye ve bilezikleri Çeşme'deki yazlığına götürmüş, onun dışında kalan bazı mücevherlerle iki Hereke halısını satmış, ayakta kalmaya çalışmıştı.
    Bütün bu mücadele sırasında hatıraları için bir servet teklif eden gazeteleri de geri çevirmişti. 1962'de Kiss Me Kate operasıyla sahneye döndü. Ama astım, yakasını bırakmıyordu.
    Menderes'in idamından sonra acıların en büyüğünü yaşadığını sanıyordu.
    Oysa daha büyüğü vardı:
    1963'te 15 yaşındaki oğlu Aydan'ı Londra'da, akıl almaz bir ev kazasında kaybetti.
    Haberi aldığında kendini camdan atıp ölmek istedi. Cenazede bilekleri sargılıydı, ayakta zor duruyordu.
    Ölen oğlunun babası Hasan Ferit Alnar da vefat edince 1970'lerin sonunda hayatının bütün erkeklerini elinden alan Ankara'dan taşındı.
    İzmir'e yerleşti.
    1982'de yeniden evlenip yeni bir hayata başlamaya çalıştı. Ancak yeni eşi İzmirli işadamı Sadun Barış da 1995'te 56 yaşında kanserden öldü. Aydan yeniden yalnızlığa gömüldü.
    Şimdi 82 yaşında İzmir'de, çoğu acı, azı tatlı anıları ve yakın arkadaşlarıyla yaşıyor.


     

    FATİN RÜŞTÜ ZORLU-VESAMET

    </a  

     FATİN RÜŞTÜ ZORLU-VESAMET HANIM 

    Böyle bir pazar günü Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Ankara Palas Oteli'nin lobisinin geniş koltuklarından birine yayılmış, yanındakilerle gayet neşeli bir sohbete girişmişti. İki hanım vardı karşısında. Bir de şık giyimli, beyaz saçlı bir adam. Zaman zaman Fransızca konuşuyorlardı. Kadınlardan biri çok güzeldi, Bakan'la şakalaşıyor, bazen elini tutuyordu. Diğer kadınsa hiç konuşmuyor, sadece gülüyordu. Bu kadın beyaz saçlı adamın karısı olabilirdi. Peki o neşeli, güzel kadın kimdi? Birazdan kalktılar. Bakan, güzel kadını belinden hafifçe tutarak ona yol verdi. Yemek salonuna doğru yürüdüler. Resepsiyondan Ali Bey'in verdiği bilgilere göre, bu güzel kadının adı Vesamet. Şimdilerde hiç konmayan, duyulmayan bir isim, 'güzel' demek. Aslında Ankaralı ama 'eş durumu'ndan Paris'te yaşıyor. Kocası, hariciyeci Orhan Bey.

    Haber, İnönü'nün damadı Metin Toker'in haftalık Akis dergisinde patladı: Buna göre, Vesamet Hanım Bakan'ın sevgilisiydi. 'Metresi' de diyebilirlerdi ama dememişlerdi. Halbuki Bakan Bey, Atatürk döneminin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'ın kızı Emel Hanım'la evliydi. Çok zarif, muhteşem bir hanımefendiydi kendisi. Vesamet gibi canlı, neşeli, işveli bir kadın değildi. Sevil adında, koleje giden bir de kızları vardı. Dahası da var: Bakan'ın karısı Emel Hanım, Başbakan Adnan Menderes'in yeğeniydi. Menderes, Fatin Bey'i Paris büyükelçiliğinden almış, önce milletvekili ardından da bakan yapmıştı.

    Skandal Akis'te ortaya çıkınca kamuoyunda kıyamet kopmadı. Evli ve çocuklu bir bakanın, evli ve çocuklu bir kadınla gizlice ilişkiye girmesinde bir tuhaflık görülmedi. Ne parti içi disiplin kuralları çalıştı ne de rezalet Meclis'te soruşturuldu. Başta Menderes olmak üzere herkes, tarihi bir pişkinlikle bu ilişkiyi kabullenmişti. Menderes'in Bakan Bey'i ikaz edecek, azarlayacak yüzü yoktu, zaten kendisi de o sıralarda karısını evli bir kadınla, Ayhan Aydan'la aldatıyordu. Başbakan ve Dışişleri Bakanı, üst üste kazandıkları seçimlerle mutluluktan bulutların üstünde uçuyorlardı. Belki de bu iki güzel kadını başlarına aşk tacı yapmışlardı. Hem sonra kimin kimden hesap soracak hali vardı ki?

    ÇIRILÇIPLAK YAZIYORUM

    Vesamet, Ankara Kız Enstitüsü'nde öğrenciyken, kendisinden epey büyük Hariciye memuru Orhan Kutlu ile evlendirilmişti. O yıl, eşinin Amerika'ya tayini üzerine ayrılmıştı Türkiye'den. Vesamet orada İngilizce ve Fransızca öğrenmiş ve bir de kız çocuğu annesi olmuştu. Altı yıl sonra yurda döndüler. Ankara Palas Oteli'ne yerleştiler. Eşi Orhan Kutlu'nun yeni görevi, Dışişleri Bakanlığı Protokol Genel Müdürlüğü'ydü artık. Bu sıra bir yabancı devlet büyüğü için düzenlenen davette, Bakan Vesamet'i dansa kaldırdı. Fransızca konuşarak uzun uzun ve sarmaş dolaş dans ettiler. İşte Vesamet, Bakan tarafından bu sırada 'ayartıldı.' Davette bulunanlardan İsmet Paşa'nın eşi Mevhibe İnönü'nün dikkatini çekti bu manzara, derhal kadının ağabeyine, 'Git kardeşinle dans et' dedi. O da Bakan Bey'in omzuna hafifçe dokundu; 'Hanımefendi emir buyurdular, seninle vals yapacağım' dedi Vesamet'e. Bakan bozuldu.

    İki yıl sonra, Orhan Kutlu Hindistan'a görevlendirildi. Vesamet ağlaya ağlaya da olsa eşiyle bu uzak diyara gitti. Ama oradan sevgilisiyle sürekli mektuplaştılar. Bir mektubunda şöyle diyor: 'Sana bu satırları çırılçıplak yazıyorum.' Bakan şöyle cevap veriyor: 'Keşke mektubunu bana o halinle verebilseydin!' Büyük talihsizlik, bu mektup eşinin eline geçti ve bundan sonra aralarında şiddetli kavgalar başladı. Bu sıra Hindistan'dan Cenevre'ye tayinleri çıktı. Bundan sonra ise Bakan Bey Cenevre'yi komşu kapısı yaptı. Burada bir otele yerleşti ve gizli buluşmalar başladı. Bu buluşmaların neticesinde Vesamet Hanım Bakan Bey'den hamile kaldı. Boşanma artık kaçınılmazdı.

    PEŞİNİ BIRAKMADI

    Vesamet İstanbul'daydı artık. Bakan'la Yeşilköy'deki Çınar Oteli'ni aşk yuvası ilan ettiler. Ancak Vesamet huzursuzdu. Kızından ayrı yaşamaya katlanamadı. Ayrıca karısıyla ahbap olduğu Bakan'la ilişkisini de içine sindirememişti. Çünkü bu ilişki Bakan'ın dayatmasıyla aslında tek yanlı bir ilişkiydi. Bazen evlat hasretiyle Cenevre'ye gidiyordu Vesamet Hanım. Kızının doğum gününe rastlayan böyle bir buluşma sırasında eşiyle barıştı ve orada kaldı. Bunu duyan Bakan küplere bindi. Bir görev uydurup kapağı Paris'e attı ve Vesamet'i yanına çağırdı. Böylece Paris-Cenevre, Cenevre-Paris gel-gitleri başladı. Artık ilişkileri ayyuka çıkmıştı. Zaten Akis dergisi de haberi işte bu sırada patlattı.

    Bakan Bey tutkulu, belalı bir aşıktı. Vesamet'i kocasından ikinci kez ayırmıştı ve ona şöyle diyordu: 'Benden başkasıyla olamazsın. Başka birisiyle evlensen de yine peşini bırakmam!' Bakan'ın Vesamet'le kavuşmasına bir engel de Menderes'in eşi Berrin Hanım'dı. Bakan'ın talihsiz eşi Emel Hanım'la Berrin Hanım; aldatılan iki kadın olarak, muhteşem bir dayanışma sergilediler. Onlar o kocaları öyle sokakta bulmamışlardı, onları bunca sene elde kolay tutmamışlardı. Ki onlar, bu adamlarla ikbal yıllarından çok önce, neredeyse çocuk yaşlarında evlenmişlerdi. Şimdi iki kadın yüzünden onlardan vazgeçecek değillerdi. Emel Hanım aslında boşanmak, kurtulmak istiyordu. Fakat Berrin Hanım buna şiddetle karşıydı. Eğer boşanıp da meydanı metrese bırakırsa, Adnan Menderes'in de önü açılacak, kendisini boşanmaya zorlayacaktı. Berrin Menderes, sırf Başbakan'ın karısı kalabilmek için Emel Hanım'ın boşanmasını istemiyordu.

    Hikayenin sonu cümle alemin malumu olduğu için burada tekrarlanmadı.

    KADINLARIN DERTLEŞMESİ İSTİFAYA GÖTÜRDÜ

    Kara Harp Okulu Komutanı Tümgeneral Reha Taşkesen'in 10 Temmuz'da istifasının ardındaki sebebin bir 'aşk skandalı' olduğu iddia edildi. Buna göre 52 yaşındaki evli ve iki çocuk babası Taşkesen'in KHO'da görevli bir kadın yüzbaşıyla ilişkisi vardı. Tümgeneralin daha önce ilişki kurduğu ve sonra ayrıldığı bir kadın gazeteci, yaptıkları telefon konuşmalarını kaydederek Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'e gönderince Taşkesen istifa etmek zorunda kaldı. Ancak askeri kulislerde bir söylenti daha vardı: Reha Taşkesen'in eşi Betül Hanım, kocasının kadın yüzbaşıyla ilişkisini öğrendi ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın eşi Filiz Büyükanıt'ı ziyaretinde ona anlattı. Filiz Hanım da konuyu eşine iletti. Yani istifa süreci iki eşin dertleşmesiyle başladı, bu noktaya geldi.
     

    TARİHTEN YASAK AŞKLAR

     YASAK AŞKLAR

     Tarih boyunca en çok konuşulanlar 

    ve tartışılan tek bir konu vardır, o da yasak aşklar. Son dönemde yine gündemimizi meşgul etti, yasak aşklar. Hele hele tanınmış isimler ve siyaset dünyasında olanlar tarih sayfalarında yerlerini çoktan aldılar.
    Gelin bugün Türk siyasi tarihinin yasak aşklarını hatırlayalım.

                          1950                       
    Siyasetçi kimliği kadar, çapkınlığı ile de çok konuşulan Adnan Menderes.
    Demokrat Parti milletvekili olan Menderes’in ilk yasak ilişkisi 40’lı yıllarda tanıştığı Mukaddes hanımdır. 50’li yıllarda başbakan olan Menderes, bir arkadaş toplantısında tanıştığı Ayhan Aydan’a aşık olur. 50 yaşında olan Menderes, Aydan hanımdan tam 25 yaş büyüktür.
    Evli ve çocukları olan Menderes’in yasak ilişkisi, hem muhalefetin, hem de basının ilgisinden kaçmaz. 27 Mayıs İhtilali’ne kadar süren bu aşk, yönetimin açtığı siyasi davalara, Ayhan Aydan aşkını da ekler. Tarihe ‘Bebek davası’ diye geçen olayın kahramanı Ayhan Aydan, yaşadığı bu yasak aşka, en kötü günde bile sahip çıkmış, yaşadıklarını korkusuzca paylaşmıştı. Adnan Menderes için açılan davalarda yalnızca ’Bebek davası’ düşmüştü.

    78
    CHP Gümrük ve Tekel Bakanı Tuncay Mataracı.
     Işık Y. Hanım’la yaşadığı yasak aşk, iddiaları gündeme bomba gibi düşmüş, söylentiler bir süre sonra da unutulup gider.
                  

    1979
    CHP İçişleri eski Bakanı Hasan Fehmi Güneş.
    Tarih sayfasında ‘Bakan düşüren kadın’ olarak nam salan Aynur Aydan aşkı. Evli bakan, aşk yaşadığı şarkıcı Aynur Aydan’ın Beşiktaş’taki evine girerken gazetecilere yakalanır. Ertesi gün gazete manşetlerine çıkan yasak aşk, gündemi alt üst eder. Aynur Aydan, gazetelere röportaj verir, yaşadıklarını anlatır. Hatta Adalet Partili olduğunu açıklar.
    Bakan, olayın daha fazla büyümemesi için, “Türk halkından özür diliyorum” diyerek istifa eder. 
     

    1980
    Adalet Partisi Bakanı Metin Musaoğlu.
    Musaoğlu gönlünü bir öğretmene kaptırır. Evli vekilin aşk söylentileri basına yansır. Söylentilerin artması üzerine öğretmen sevgilisi Sevil Vural evine kuma olarak getirir. Eşi Nurşin Hanım ve Sevil Vural İle birlikte yaşamaya başlarlar. Her nedense olay basında fazla yer almaz, unutulup gider.
                               

    1993
    SHP döneminin İSKİ Genel Müdürü Ergun Göknel.
    Evli olan başkan, gönlünü kendisinden 29 yaş küçük olan sekreteri Feray Karvar’a kaptırır. Eşine boşanmak için yüklüce bir tazminat veren Göknel, Feray Karvar Hanım’la evlenir. Olayı içine sindiremeyen eski eşi Nurdan Erbuğ, doğru mahkemeye gider. Göknel’in Genel Müdürlüğü görevindeyken ihalelerin, hak edişlerin ödenmesi için rüşvet aldığını ihbar eder. Olayın basına yansımasından sonra ’Nerden buldun’ soruşturması geçiren Göknel, usulsüz klor alımı nedeniyle 8 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezasını çekerken, uğruna hapislere düştüğü Feray Hanım’dan da boşanan Göknel, Müjgan Doğan’la evlendi.


    1995
    DYP Samsun Milletvekili İlyas Aktaş.
    Olay önceleri basına ‘Sekreteri tarafından bacağından vurulan milletvekili’ diye geçti. Daha sonra sekreterinin de kolundan yaralanması olayı içinden çıkılmaz hale getirdi. İddialara göre sekreteri Fatma A. ile aşk yasayan Aktaş, verdiği sözleri tutmamış, sekreteri de onu vurmuştu.
    Ancak, Aktaş ve sekreteri Fatma A. aşkı, çelişkili ifadeler yüzünden hâlâ anlaşılamamıştır.
    Olay  bir türlü anlaşılmadı ama, İlyas Aktaş’ın siyasi hayatı, bu serüven yüzünden bitti. 
                            

    1996
    DYP’li Bakan Hamdi Üçpınarlar ve Ayla Karaduman aşkı.
    Bir döneme adını altın harflerle yazdıran bu aşkı, unutulmaz yapan, Bakanla sevgilisinin sevişme kasetinin ortalarda dolaşmasıdır. Hayli zor günler geçiren Üçpınarlar, durumu kabullenmiş, ama kasetleri kimin, nerede, nasıl ve neden çektiği bir türlü ortaya çıkmadan, tarihin tozlu raflarında yerini aldı.
            
    2001
    DSP’li Şükrü Sina Gürel.
    Evli Bakan kendisinden 20 yaş küçük olan Zeliha Sapmaz’a aşık olur. Sapmaz, Fransız Büyükelçiliği’nde çalışmaktadır. Bakan, eşi Fulya Gürel’i terk edip Zeliha Sapmaz’la birlikte yaşamaya, basında dedikodular dolaşmaya, tehlike canları çalmaya başlamıştır. Sonunda Gürel basının karşısına geçer ve ‘Evet adı aşk ilişkisine karışan siyasetçi benim’ diye açıklama yapar. Bir süre sonra Bakan, eşinden ayrılarak, Sapmaz’la evlenir. Gürel’in bu davranışı bazı çevrelerde ‘Helal olsun, aşkına sonuna kadar destek çıktı’ ile tarihteki yerini aldı. 

    2006
    BELBİM A.Ş Genel Müdürü Adnan Şahin’in sevgilisi olduğu iddia edilen Hatice Ş. ile çekilen samimi pozları gündeme bomba gibi düşmüş, Şahin’de eşi Nezahat Şahin’i ve Hatice Ş’yi alarak basının karşısına geçmiş, resimleri açıklama çalışmıştı. Açıklamasında Hatice Ş’yi kucağında gösteren resim için de ‘Aile dostumdur, Antalya’da çaydan geçiriyordum’ diyordu. Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ise olayın daha fazla büyümemesi için Adnan Şahin’i görevden alıyordu. Tarihin sayfalarındaki yerini ise şöyle alıyordu: ’BELBİM’in genel müdürü çayı geçerken boğuldu.’

    Bir de gerçekten kaçamak mı, aşk mı, yoksa aynı karede görünmenin vermiş olduğu bir durum mu pek anlaşılamayan ama tarihte yerini alan skandallar var.
    1987
    ANAP Kütahya milletvekili Mustafa Uğur Ener ve şarkıcı Nihal Arsoy arkadaşlığı.
    1990
    CHP’li Ali Topuz ve şarkıcı Nil Burak arkadaşlığı.
    1992
    Siyasetin altın çocuğu rahmetli Adnan Kahveci ve Dr. Alev Karaca arkadaşlığı.


    Ve birde tarihe ‘Çiçek sulama’ ustası olarak geçen, TBMM eski Başkanvekili Kamer Genç vakası var.
    Yasak olmayan, siyaset ve sanatçı aşklarımızda var...
    1995-Ercan Karakaş ve santcı Müjde Ar.
    1997-Gökberk Ergenekon ve sanatçı Nilüfer
    1998-Yıldırım Aktuna ve sanatçı Ajda Pekkan.
    1997-Rahmetli Aydın Güven Gürkan ve sanatçı Serap Aksoy.

     

    ADAM KADIN ve METRES

    ÖTEKİ KADIN METRES 

    Erkegin ugruna "saçini süpürge eden", çocuklari büyütüp ailenin yari yükünü omuzlayan "yasal es"in tas kalpli, yuva yikici rakibesi midir metres; yoksa, yasak aski ugruna çok agir faturalar ödeyen zavalli bir kadin mi? Genelde ikincisi... Aslinda, nikahli ese tasinmaz gelen bu birlikteligin tek suçlusu da o degil...


    Metres kelimesi size nasil bir anlam ifade ediyor; hiç düsündünüz mü? Neden oldugu acilari bir an istediklerini elde etmeye çalisan, kati kalpli bir cadi mi, yoksa, sevgilisinin karisi evde oturmus onun gömleklerini yikar, çocuklarina bakarken, kendisi çilgin haftasonu gezilerine çikan veya elinde bir sise sampanyayla, saten çarsaflar üzerine uzanmis, biraz egzotik, gösterisli bir kadin mi? Ya da karisinin ve ailesinin olusturdugu gerçek yasamindan, ona sadece birkaç saat ayirabilen erkegini bekleyen, telefonun dibinde oturan, biraz acinacak, yalniz, zavalli bir kadin mi?

    O kadar basit degil

    Bu konudaki yaygin görüs, "yorgun, bezgin bir es, iki farkli bir hayat yasayan duyarsiz kati bir erkek ve kötü kalpli, yuva yikici bir öteki kadin"dir. Oysa durum, böyle bir ask üçgeninin parçasi olmus herhangi birinin de söyleyecegi gibi, çogu zaman bu denli basit deglidir. Evlilik disi iliskiler istisnasiz olarak aci verir insana. Bir evliligi yikmak çok zordur; hele ortada çocuklar varsa. Sonunda kaybeden yasal esse bazilari, baska bir kadin kicasiyla iliskiye girdigi için, zaten en basindan beri hatanin onda oldugunu söylecektir.

    Askin bedeli

    Metresler, gizli asklari ugruna genellikle büyük bir bedel öderler. Bazilari için, asklari, yalnizlik, kiskançlik ve suçluluk duygusuna deger, digerleri, kullanildiklarini, aldatildiklarini düsünürler. Evli erkeklerin hepsi kati kalpli degildirler. Bazilari gerçekten asik olurlar ve evliliklerinin sadece kagitta kaldigini, esleriyle aralarinda her seyin bitmis oldugun ifade ederken dogruyu söylüyorlardir. Her iki halde de, metresin, daha önceden bir kadini aldatmis olan bir erkege karsi yine de güven duymasi gerekir. Onu sevdigine iliskin söyledigi sözleri oldugu gibi kabul etmek zorundadir ve asla kanit beklememelidir. Erkegin ise, aski adina yaptigi tek özveri, rahat bir vicdana sahip olmamaktir. Yuvasiyla ilgili olarak, çok ender özverilerde bulunur; yoksa oyunun kurali bozulacaktir. O, ailesiyle birlikte sicak ve mutlu günler geçirirken, sevgilisi onu evinden arayamaz bile. Erkeginin, görevini bilen koca/baba rolünü, gerçekten sadece oynayip oynamadigini, hiçbir zaman kesin olarak bilemeyecektir. Belki de evlilikten çok fazla seyler bekliyoruz. Kulagimiza ne kadar romantik ve hos gelse de "Ömür boyu sadakat, insan dogasi için fazla asiri" diye düsünülebilir mi? Bir üniversite arastirmasi sonuçlarina göre, 40 yaslarina ulastiklarinda, erkeklerin yüzde 60'i ve kadinlarin da yüzde 40'i, eslerini aldatmislardir. Ayrica, kadinlarin kocalarindan bosanmalarinin, listede birinci sirayi isgal eden nedeni de, sadakatsizlik degil. Birçok kadin, kocalarinin baska bir iliskiye girmesini anlayisla karsilamaya ve affetmeye hazirdir. Ya da sadece beklemeye ve ask alevinin bir gün sönecegini umut etmeye...

     

     

     

    Dedikodular baslayinca

    Bürodan veya çevreden siçrayan tek bir kivilcimla ask öykünüzün yangin atesi gibi yayildigini görünce üzüntüler baslar. Insanlar ask ve seks skandallarina bayilirlar. Dedikodunun, karisina ulasmasi tehlikesinin disinda, is arkadaslarinizin arkanizdan fisildasmalari veya odaya her girisinizde anlamli gülümsemeler hiç de eglenceli degildir. Yasaminizin büyük aski, herkesin gözünde küçük, kirli bir iliskidir. Evli bir erkekle iliskiye girdiginizde, hiç kimseye görünmeden gidebileceginiz yerler sinirlidir. Bir süre sonra, yasaminizin yarisini gizlenerek geçirdiginizi görebilirsiniz. Herkesin gittigi barlar, restoranlar, sinemalar ve diskotetler, yasak yerler olmustur. Onunla birlikte alisverise çikamaz, yilbasini birlikte kutlayamaz, aileniz ve arkadaslarinizla tanistiramazsiniz. Onu telefonla evinden arayamazsiniz, en basiti, belki karalik bastiktan sonrasi hariç, elele tutusarak parkta bir gezinti yapamazsiniz.

    Bitmeyen "bekleme" oyunu

    Jennifer, yedi yildir sevdigi erkegin karisini ve oglunu terketmesini bekliyor. Yavas yavas hiçbir zaman onlardan ayrilmayacagini anlamaya baslamis. Kendisini aldatilmis hisediyor, aci çekiyor. "Su anda 29 yasindayim. Yirmili yillarimin tümünü, Alec'i beklemekle geçirdim. Bu arada tüm arkadaslarim evlendiler ve kendi ailelerini olusturdular. En yakin arkadasim, simdiye dek sirrimi açikladigim tek insan, yillar önce benden umudunu kesti. 'Alec'e kesin karara varmasini söyle" dedi: fakat ben yapamiyorum. Saniyorum, uzun zaman sonra da beni seçmeyeceginden korkuyorum." Biraz ironik ama Jennifer ve Alec kilisede tanismislar. Alec, kendisinden 12 yas büyük. Jennifer, askinin, bir kahramana tapma olarak basladigini böylüyor. "Oldukça çekingen oldugum için, daha önce pek fazla erkek arkadasim olmamisti. Alec de, her zaman hayran oldugum, kendinden emin, biraz soguk bir tipti" diyor. "Yaklasik iki yil boyunca, onu uzaktan ideallestirdim. Bu arada, bana, herkese davrandigindan farkli davranmiyordu. Sonunda bir içki içmeye davet ettiginde, mutluluktan uçuyordum" Jennifer su anda, onun evli olabilecegini nasil düsünmedigini hiç anlamiyor. Zaten gerçegi ögrenince terketmeyi düsünmüs. Evlilikte sadakatsizligin dogru olmadigi anlayisiyla yetistirilmis. Su anda da buna inanmiyor. Alec'e onu bir daha görmeyecegini söyleyince büyük tepki görmüs... "Bana, çok genç yasta evlendigini ve artik karisiyla arasinda hiçbir sey olmadigini söyledi, tek sevdigi bendim. Oglu henüz anlamayacak kadar küçük oldugu için karisindan ayrilamayacagini, fakat beklersem, bir gün birlikte olabilecegimizi söyledi. Onu o kadar çok seviyorum ki, inandim" Yasak iliskinin heyecanindan hoslanmak bir yana, Jennifer, oynadiklari oyunlardan, rol yapmlaktan ve bu aldatmacadan nefret etmis. Ailesini bir erkek arkadasi oldugunu söyleyememis, çünkü onu zor durumda birakacak sorular soracaklarini biliyormus. Babasinin sagligi ise hiç iyi degilmis. "Olayin sokuna dayanamazdi" diyor. Ayrica, alakasiz yerlerde bulusmaktan ve Alec'in ikide bir, kendisini veya karsini taniyan birisi olup olmadigini anlamak için basini saga sola çevirmesinden hiç hoslanmiyor. Jennifer, "Tanistigimizda, annem ve babamla birlikte oturuyordum. Alec'le yalniz kalmak istedigimiz zaman, bir arkadaslarinin dairesini kullanmak zorundaydik" diyor. "Kendimi bir fahise gibi hissediyordum; korkunçtu. Evim olduktan sonra, en azindan gidecek yerimiz vardi. Benim evimdeyken, kocam gibi hissediyor, normal bir çift oldugumuz hissine kapiliyordum. Tipki onun karisiymisim gibi, ona yemek pisirmekten hoslaniyorum. Metreslerin, isin sadece kaymagini yediklerinin söylendigini duydum. Kirli çamasirlarla, faturalarla ve kavgalarla ilgilenmek zorunda olmadigimizi söylerler. Ama ben bunlarin hepsini istiyorum. Alec'in tüm yasamini paylasmak istiyorum, sadece birkaç çalinti ani degil. Istedigi zaman onu arayamamaktan, dogum gününde ona armagan alamamaktan nefret ediyorum."

    Arkadaslarim bana aciyor

    "Arkadaslarimin arasinda yalniz kadin rolü oynamaktan da nefret ediyorum" diyor Jennifer. "Bana korkunç erkekler ayarlamaya ugrasiyorlar durmadan. Saniyorum 'Zavalli Jeninfer, bir erkek tavlayamadi gitti' diyerek bana aciyorlar; gerçegi bir bilselerdi." "Alec'in karisini da düsünüyorum. Alec, onun yaptiklariyla ilgilenmedigini, ayri ayri hayatlar yasadiklarini ve sadece Stuart'in hatiri için birlikte olduklarini söylüyor. Ama artik neye inanacagimi sasirdim. Stuart 15 yasina geldi. Bosanmayi tartismasi için bir olanak olup olmadigini sordum; kaçamak yanitlar verdi. Bu sekilde o kadar uzun süre devam ettik ki, birseyleri niçin degistirsin artik? Istedigi her seye sahip, bir yuvasi, bir ailesi ve bir kenarda da ben varim" diyor Jennifer...

     

    Aldatılanın ve aldatmanın psikolojisi

    Depresyona etki eden olaylar arasında aldatmanın zannedilenden daha büyük yeri vardır. Hatta depresyona sebep olan en önemli olayların başında cinsel sadakatsizliğin geldiğini söyleyebiliriz. Ondan sonra ise eşin ölümü gelmektedir. Yani eşin aldatması, onun ölümünden daha çok psikolojik yaralanmaya neden olmaktadır. Aldatılıp da depresyona girmeyen az sayıda insan vardır.

    Eşinin başka birine ilgi duyduğunu ya da kendisini aldattığını öğrenen kişi, çok öfkelenir, kendini değersiz ve sevgiye layık olmayan biri gibi hisseder. Bu ruh hali, onun misilleme yapmasına neden olabilmektedir. Cinsel aldatma yaşayan kişilerin en çok yaptıkları hata budur. Aldatılan kişinin “Madem sen beni aldattın, ben de seni aldatırım” düşüncesiyle hareket etmesi, yanlışı düzeltmek değil, bilakis başka bir yanlış daha yapmaktır. Geleneksel aile yapımızda aldatılan kişinin, ki bu genellikle kadındır, bu şekilde intikam aldığı pek görülmez.

    Genelde kadınlarımız aldatmaya karşı duygularını bastırır ve olayı sineye çeker ya da evliliği bitirirler. Erkeğin pişman olduğu ve evliliğin sürdüğü durumlarda bile, kadın, kendisini beğenilmez hisseder ve eşinin diğer kadında ne bulduğunu sorgular.

    Aldatma için sevgi azalması, yani kişinin eşine eskisi gibi ilgi duymaması bir bahane olarak dile getirilebilir. Eşini aldatan birçok erkek, “Ben artık sana karşı bir şey hissetmiyorum, onu seviyorum” gerekçesiyle hareket eder. Halbuki sevgi değişkendir, bir dönem hayat arkadaşına karşı bir şey hissetmemek, ömür boyu bu şekilde hissedilecek anlamına gelmez. Ayrıca insanın hoşlandığı kişiye yönelmesi, yani “Çıkarıma olan şey iyidir, doğrudur” düşüncesiyle hareket etmesi, bir anlamda çocukluktur.

    Zevklerinin peşinde koşan insan olgunlaşmamıştır ve mutlu olamaz. İnsan gerçek mutluluğa eriştirecek olan soyut ideallerinin gerçekleşmesidir. Somut ve gündelik zevklerin yanı sıra, soyut idealleri de dikkate alarak yaşayan insan, hata yapsa da bundan pişman olur. Bu nedenle evlenecek kişilerin hayat felsefelerinin, kültürlerinin ve hayat piramitlerindeki ideallerin birbiriyle örtüşmesi çok önemlidir.

    Yaşam felsefesi sadece dünyevi zevklere odaklı insanların evliliklerinde aldatmalara daha çok rastlanılır. Bu tür evliliklerde iş hayatı ve bireysel zevkler ailenin önündedir. Kırklı yaşlara doğru biraz da maddi birikime ve çevreye sahip olununca “Dünyaya bir daha mı geleceğim, bir çiçekle bahar olmaz” düşüncesiyle cinsel zevkin peşine düşülür. Daha çok erkeklerde görülen bu tip davranışların sonucunda, kadının tepkisine göre, evlilik ya devam ediyor ya da biter. Halbuki insan, evliliğin sadece cinsel beraberlik anlamına gelmediğini, kutsal bir yönünün olduğunu da düşünüyorsa zaten aldatmaya yönelmez. Zaaflarına yenilip buna yönelse bile, hata yaptığını anlayıp evliliğini kurtarmak için kendini yeniden toparlar.

    Metres

    Bizimki daha güzel

    Karı koca yemek yemektedirler. O sırada masaya yaklaşan heykel gibi güzel bir esmer, adamı selamlayıp geçer. Adamın karısı sinirle sorar:
    - Kim bu afet?
    - Eğer mutlaka bilmek istiyorsan söyleyeyim, metresim, der adam.
    - Bir de bu kadar pervasızca söylüyorsun. Boşanıyorum senden!
    - Yani Etiler'deki apartmanı, Kandilli'deki yalıyı, Göcek'teki tekneyi ve Nice'deki villayı bırakıyorsun...
    Uzun bir sessizlik olur. Çift yemeğini çatallarken kadın birden sorar:
    - Şu arkada oturan Fuat değil mi? Yanındaki kadın kim?
    - Fuat'ın metresi.
    - Ay bizimki çok daha güzel!

    CHAT ve AŞK

    </a

     
    İnternetin hayatımıza girmesiyle başlayan sanal kişilikler,  kendimizi ve reelimizde açıkca sergileyemediğimiz yüzümüzü yaşamamıza olanak sağlıyorsa da , yüzleşmelerimizi ve sorgulamalarımızı yaptığımız bir ortamdır aslında. Burda dikkat etmemiz gereken ; henüz bu yüzleşmeye hazır mıyız? İlk başlarda eğlenceli  gibi görünen , hayalini kurduğumuz ama hiç olamadığımız karakterleri üzerimize giyerek, kimi zaman bir doktor,kimi zaman bir iş adamı ya da manken yapıp kendimizi ama reelimizle hiç alakası olmayan bu şatafatlı  maskeyle , "sanal" diye adlandırdığımız bu yerde  belkide kanatlarımız varmışcasına uçarak ilerliyoruz. Öyle ki : geceleri hiç uyumuyor gündüzleri de iş yerimizde kendimize ait olmayan zamandan çalabiliyoruz.
     
    Sizi düşündürecek bir hikaye.....
     
    "Kendini göremeyen bir aynayım ben.."
     
     
     
     
    Windows XP  başlatılıyor.

                            Ceren oturumu açılıyor.

                            Bir yeni okunmamış posta iletiniz var.

                Her zamankinden farklı geçmemiş bir okul gününün ardından Ceren yeni mesajını okumaya hazırlanırken o an için hayatında yeni bir dönemin başlayacağının farkında değildi. Tanımadığı bir adresten gelen mesajı açma konusunda bir an tereddüt ettiyse de yeni mesaj tüm çarpıcılığıyla karşısında duruyordu.

                “Sanırım size aşık oluyorum.

                 Yarim olur musunuz ?

                                       Yağmur C.”

                Uzun süren okul arkadaşlıkları boyunca Semih, kendine bile itiraf edemediği içindeki Ceren aşkına yeni bir boyut katmayı planlamış , hep nasıl bir aşık olur diye merak ettiği dostu ile farklı bir yakınlık kurmak istemişti. Nasıl olmuşsa olmuş bir anda farklı bir kimlikle onun karşısına çıkmaya karar vermişti. Öyle ya onun her şeyini biliyordu. Onu sanal bir ortamda kendine aşık etmek çok kolaydı. Peki Ceren, aslında o olmayan ona aşık olunca ne olacaktı ?

    Ceren’den gelen cevap çok kısaydı:

                “Kimsiniz ?”

                Semih bir an için düşündü. “Kim olsam ?” Sonra sandalyesini bilgisayar masasına daha bir  yaklaştırdı.

                Durgun bir günün ardından başlayan bu gizemli mesaj trafiği, Ceren’in gitgide daha bir ilgisini çekiyordu.

                “Kendini göremeyen bir aynayım ben. Belki siz bana dikkatlice bakarsanız yansımam olursunuz. Belki dedim kendimi görebilirim sizde.

                Bir yağmurum çoğu zaman, kendini ıslatamayan. Belki yaklaşırsanız biraz altıma birlikte ıslanabiliriz.

                Kör bir ebeyim uzun zamandır. Belki de beni sobelersiniz.

                Sanırım size aşık oluyorum. Yarim olur musunuz ?

                                                                                                                                     Yağmur C.” 

                Semih elinde bakkal poşeti, içinde; iki bira, bir sigara ve ekmek ile eve dönerken başı önündeydi. Sabaha kadar süren Ceren Yağmur mesajlaşmaları ardından Ceren muhtemelen sabah uyanamamış ve okula gelememişti. Ona bunu nasıl yapıyorum ? Hiç olmayan biri için onun kafasını nasıl karıştırıyorum diye düşünse de bir an önce eve gidip o sihirli kutunun düğmesine basmayı, Ceren ile Semih olarak yaşayamadığı aşkı Yağmur’la yaşamayı istiyordu.

                Akşamdan kalma bulaşıkları lavabonun içine doldurup acele hazırladığı peynirli sandviçle bilgisayarının başına geçti.

                Windows XP  başlatılıyor.

                Oturum Açılıyor.

                Üç yeni okunmamış posta iletisi.

    Semih ileti olan diğer iki mesajı geçip, Ceren’in 15:30’da yolladığı uzunca gözüken cevabını açtı.

    Uykusuz bıraktın beni işte. Sabah kalkamadığım için okula gidemedim bugün. Yeni uyandım, aptal gibiyim. Bu mesajlaşma işini bir yoluna koymalıyız. Senin erken kalkmak gibi bir sorunun yok sanırım. Bu yıl da okulu bitiremezsem bizimkiler tefe koyacaklar beni. Edirne’de yaşıyor ailem. İşletmeyi kazandığımdan beri İstanbul’dayım. İlk sene yurtta kaldım. Sonra iki kız arkadaşımla birlikte bu evi tuttuk. Bankadan emekli babam, okulu uzantınca ben para yollama konusunda zorlanmaya başladı. Ben de part time bir iş buldum. Haftanın dört günü bir kitapçıda çalışıyorum. Of kafam kazan gibi. Hala uykum var. Zaten uykuda gibiyim uzun zamandır. Beni uyandırır mısın ?

                                                                                                                                  Ceren.”

    Nasıl da dürüst. Nasıl da gerçekleri yazıyor. Hem de hiç var olamayan birine. Bu kız bağlanacak Yağmur’a. Oyunları da sevmez. Yakında görüşmek ister. Bir şeyler bulmalıyım uzatabilmek için bu garip oyunu.

    “Senin geceyi yaşadığın saatlerde gündüzü yaşıyorum ben. Zaman farklı akıyor aramızda. Uzaklardayım, Amerika’da.  Sanırım arkadaşlığımız boyunca hep güneşim olacaksın benim. Doktoraya başlayacağım yakında. Gösterge bilim üzerine çalışıyorum. Özellikle masalların biçim bilimini araştırıyorum. Pamuk Prenses ile yakın ilişki halindeyim bu aralar. Ailem beni özlüyor, dönmemi bekliyorlar. Ben ne zaman dönerim, döner miyim bilmiyorum. Seni uykusuz bıraktığım için özür dilerim. Daha dikkatli olmaya çalışacağım. Bana kızma elimde değil…

     

    Ayna ayna söyle bana senden güzel var mı bu dünyada ?

                                                                                                                       Yağmur C.”

    Sokak kapısının açılma sesin duyan Semih, Yağmur karakterinden bir anda çıkıp, kendine döndü. İçeriden gelen seslere bakılırsa Fatih yalnız değildi. Demek yine kız arkadaşını getirmişti. Oldu olacak bu kız da bizimle yaşasın, zaten her gün bizde diye içinden geçirdi Semih. Alışamadım bir türlü bu kıza. Zehra  çok iş yapıyordu mesela. Hiçbir zaman ev, o dönemde temiz olduğu kadar temiz olamadı. Sibel de eğlenceliydi. Çok gülüyorduk.  Bu kızda bir donukluk var. Aslında sessiz de değil . Odalarına çekildiklerinde içeriden gelen sesleri düşündü bir an Semih.

    “Ne haber oğlum ? Evi korudun mu biz yokken ?” dedi Fatih kapıdan kafasını uzatıp. Semih yerinden kalktı. Her ikisine de merhaba dedi gülümseyerek.

    “Çay var. Yeni yaptım, koyun kendinize.”

    “Ben istemem” dedi Fatih. “Sen iç istersen Elif?”

    “Ben de istemiyorum.” Dedi Elif yüzünde aynı donuk ifadeyle. Fatih bu kızda ne buluyor acaba diye düşündü Semih.

    Ceren, henüz eve dönmemiş olan iki kız arkadaşını mutfakta çay içerek beklerken içi kıpır kıpırdı. Bu sefer Yağmur’u anlatmayacaktı onlara. Şimdi rahat vermezler, her mesajı okumak isterlerdi. Konsantresi dağılacaktı. Aralarındaki gizli büyüye kimseyi dahil etmek istemiyordu. Sadece Yağmur ve Ceren olacaktı bu ilişkide. Baş başa.

    Sonunda geldi. Rüya görmemişim dün gece. Yeni Posta İletisi. Yağmur C. Mesajın kızlardan önce gelmesi iyi oldu. Rahat rahat okuyayım. Hemen cevap yazmam. Önce biraz düşünürüm. Kızlara söyleyeyim, gece on ikiden sonra bilgisayar bana ait. Amma da yavaş açılıyor bu sayfa.

     

    Çayının son yudumunu içerken, Yağmur’dan gelen mesajı okumayı da bitirdi Ceren. Gülümsedi. Ben burada sayılarla boğuşayım, adam masallar üzerine okul okusun. Hem de Amerika’da. Zengin olsa gerek. Of tam da bana göre okul okuyor. Benim gibi masal hastası bir kızın karşısına çıkan adama bak. Ne şans ?

    Saat gece yarısını geçmiş, kızlar sonunda odalarına çekilmişdi.  Ceren, Yağmur ile baş başa kalabilmişti.

    “Benden güzel kız çok etrafta. Hele senin bulunduğun yerde kimbilir ne kadar güzeldir kızlar. Beni gerçekten nasıl buldun merak ediyorum. Hayır ortak arkadaşlarımız falan da olamaz. Sen dünyanın diğer ucundasın. Keşke ben de bir yolunu bulup gelebilsem oralara. Acaba mutlu olur muydum orada ? Kimbilir belki de çok farklı olmazdı orada da hayatım. İstabul’a gelirken de çok büyük umutlarım vardı. Ama hiçbir şey yapamıyorum burada. Okul, iş ve ev. Zaman öylece geçiyor gibi. Çok kıskandım seni. Demek masallarla uğraşıyorsun. Ben masallara bayılırım. En çok da ‘Üç Küçük Domuz’ masalına. Annelerinden uzaklaşıp, kendilerine yeni bir yaşam kurmak isteyen domuz kardeşlerin öyküsüne. Biri samandan, biri tahtadan, biri de tuğladan yapar evini. Hain kurt Rock samandan ve tahtadan yapılan evi, iki küçük domuzcuğun başına yıkar. Ama tuğladan evi yıkmaya nefesi yetmez. Tuğladan duvarlar örmeye çalıştım hep kendime. Yıkılmasın bir nefeste diye. Yavaş ol sallanıyorum.Ceren"

    “Öylesine dolaşırken internette bir cümlene rastladım senin. Ve takıldım peşine. ‘Ne kadar zıplayabilir ki insan. Ay çok yukarıda.’ Haklı dedim kimse zıplayamaz bu kadar yukarı. Belki dedim ben uydusu olabilirim bu aya ulaşmak isteyen ilginç kızın. Belki dedim ben ulaşabilirim ona, nefesim tuğla duvarlarını aşarsa.

    Mavi papatyalar yolluyorum sana. Takılsın bu gece uykuna.

                                                                                                                         Yağmur C.”

    Semih mesajı yazmayı bitirince bir sigara daha yaktı.Gözü açık duran televizyona kayarken içeriden gelen seslerin kesildiğini fark etti.

    Birazdan tuvalete kalkarlar. Sırayla. Önce Fatih sonra kız. Uzun bile sürdü bu gece. Kar nasıl da yağıyor, kaloriferi kapattılar herhalde. Soğudu biraz oda. Terliyordur onlar. Çırılçıplak. Yarın okula giderken bu üzerimdeki yün hırkayı da giyineyim. Bugün ki gibi üşümem. Ceren’in gözleri takılacak yine hırkama. Beğenmeyecek. Uyumuştur şimdi.

    Yerinden kalkıp pencereye doğru gitti. Oturmaktan bacakları uyuşmuştu. Cama yanaştığında daha bir üşüdü. Annesinin sıcak kollarına sarılır gibi sarıldı hırkasına. Çamura bulandı yalnızlığı geçip giden arabaların ardında bıraktığı tekerlek izlerini görünce. Sokak lambasının aydınlattığı kışa bir kere daha bakıp florasanlığı sessizliğine geri döndü.

    Kimbilir  kaçıncı kez seyrettiği, artık onda hiçbir uyarılma duygusu uyandırmayan filmi kapatmaya gittiğinde, ekrandaki kadın dudakları ıslak, iri memelerini okşarken eliyle ona gel diye işaret ediyordu. Kapanınca televizyon sessizlik bir kartopu gibi çarptı yüzüne.

    Cep telefonunu alıp yatağının üzerine oturdu. Gelen mesajlar; mesaj kaydı yok. * 123 #

    Kalan kontör 23. Telefonunu yanına attı.

    Hala bitmedi. Bu gece her zamankinden farklıydılar. Erken yattılar. Mutfakta da görünmezdim onlar için. Epey bir oynaştılar. İşte kapı açıldı. Tuvalete gidiyor. Birazdan kız da gider.

    Haftalardır süren Ceren Yağmur yakınlaşması gün geçtikçe artmış, duygularına söz geçiremeyen Ceren sonunda kendini bu apansız yağan Yağmur’a bırakmıştı. Gecelerini Yağmur’la geçiren biri olarak gündüz kurumakta zorlanıyor, ne okula ne de gerçek hayata adapte olabiliyordu. Onsuz zamanlarını da onu düşünerek geçiriyordu.  “Bana şunu dedi, akşama şunu sorayım, acaba şimdi ne yapıyor…” Yağmur, Yağmur, Yağmur… hep adını tekrarlamak istiyordu. Artık tek başına kaldıramıyordu bu düş yükünü. Biriyle paylaşması gerekiyordu. Kızlara söylemek istemiyordu. Rahatını kaçırırlardı. Birine anlatmalıydı. Yoksa çıldıracaktı.

    “Alo, ne haber Semih? Ne yapıyorsun ?”

    “Merhaba Ceren. Kantindeyim sen ne yapıyorsun?”

    “İyiyim. Görüşelim mi, laflarız biraz.”

    “Olur. Gel kantine.”

    “Yok okuldan çıktım ben. Hasırlarda buluşalım.”

    “Tamam geliyorum birazdan.”

    Semih elinde kitapları, deniz kenarına doğru yürürken üşüyordu. Yağmur’dan bahsedecekti Ceren. Peki Semih ona nasıl tepki verecekti. Kafası karmakarışıktı. Bunun bu kadar erken olacağını düşünmemişti. Demek özel duygularını paylaşacak kadar yakın görüyordu Ceren onu. Ama bu yakınlığın özel olmadığı sonucu da çıkardı bu düşünceden Semih. Gerçeği anlatsa Ceren’e. Ben Yağmurum dese. Çok mu kızardı Ceren ? Yoksa bu yeni bir başlangıç mı olurdu Semih ve Ceren için ? Ceren’i kaybedemezdi. Onunla bu kadar güzel geceler geçirirken, her şeyi bitiremezdi şimdi. Çok şey düşünüp, hiçbir şey düşünemezken Ceren’in yanına vardı Semih.

    “Hava çok soğul, keşke kapalı bir yere otursaydın.”

    “Üşümüyorum, nasılsın Semih?”

    “İyiyim, seni sormalı pek görünmüyorsun etrafta.”

    “Durumlar biraz karışık benim cephede.”

    “Dur, çay söyleyeyim de anlat.”

    Ceren; içilen üçer çay ve dörder sigaranın ardından Yağmur’la yaşadıklarının hepsini Semih’e anlatmış, üzerindeki düş yükünü biraz olsun boşaltmıştı.

    “Aşkınsın yani.” Dedi Semih.

    “Hep zıplamak istiyorum. Bazen de mideme yumruk yemiş gibi hissediyorum kendimi. Aşk bu ise evet aşığım.”

    “Bilmem” dedi Semih. “Ben pek aşk yaşamadım da. En azından karşılıklı bir şey yaşamadım. “ Başını denize çevirdi. “Ne olacak şimdi? Ne düşünüyorsun ?”

    “Bir şeyin olacağı yok. O uzakta ve gelmeye de niyeti yok.”

    “ Aşk biraz da dokunmak olsa gerek” dedi Semih. “ Sözcükler ile daha ne kadar devam ettirebilirsin ki. Gerçek hayatta, gerçek bir aşk yaşayabilirsin.”

    “Bizim Yağmur’la yaşadığımız da gerçek bir aşk. Senden bunu anlamanı beklemiyorum. Sadece paylaşmak istedim.” Dedi Ceren yüzünü asarak.

    “Şimdi karşına biri dikilse ve sana eliniz uzatsa. Onunla sokaklarda kolkola gezmek, birlikte denizi seyretmek varken eve gidip yazışmayı mı tercih edeceksin.” Dedi Semih Ceren’in gözlerine bakarak.

    “Ona aşık oldum.” Dedi Ceren Semih ile göz göze gelirken.

    Semih o gece bilgisayarını açmadı. Canı Yağmur olmak istemiyordu. Ceren’in gözlerini düşündü. Nasıl da parıldıyorlardı. Daha önce hiç görmediği bir pırıltı.

     

    Hep Yağmur’un yüzünden. Süslü püslü laflarla kandırdı kızı. Aşık etti kendine. Ceren beni görmüyor artık. Görünmezim ona artık. Tüm diğer kızlara olduğum gibi. Ben özelim diye bana anlatmadı Yağmur’u. Zararsızım ben. O yüzden beni seçti. Bir nesneyim sadece onun için. İçini boşalttığı bir kap. Kırılıp dökülmeyecek, onu kirletmeyecek bir kap. İstediğime ulaştım işte. Aşık ettim kendime Ceren’i. Kendime ? Ben Yağmur muyum ? Artık Yağmur olmak istemiyorum. Sahi Yağmur kim ?

    Semih o geceden sonra Ceren’den gelen mesajları yanıtlamadı. Endişe dolu ve sitemli mesajlar onu mutlu etmedi. Ev arkadaşı Fatih, yüzünde aynı donuk ifade ile dolaşan Elif’i eve getirmeyi sürdürdü. Semih florasanlı odasının penceresinden karların eriyip çamurlu bir suya dönüşüşünü seyretti durdu.

    Ve sonunda dayanamadı Ceren’in cep telefonuna kısa bir mesaj geçti.

    “Sana aşık olduğum için tüm bunları yaptım. Üzgünüm Yağmur benim.”

    Ceren, attığı tüm mesajlara cevap alamayınca Yağmur’u merak etmiş, Semih’e anlattığı, üçüncü bir kişiyi bu aşktan haberdar ettiği için büyüyü bozduğu gibi kendince olaydan bir sonuç çıkarmıştı. Saat başı mesajlarını kontrol etmenin dışında odasında bol bol gezinmiş, penceresinden eriyen karların beyazdan kahverengine dönüşümünü seyretmişti. Aşkın mideye yenen yumruk halini daha bir sancılı yaşamış,  Yağmur’a ulaşamamak onu tahmin ettiğinden fazla huzursuz etmişti. Her gece öyle düzenli konuşuyorlardı ki onu kaybetme gibi bir olasılığı düşünmemişti. Öyle olsa bir telefonunu alırdı. Uzak falan demez arardı şimdi.

    Kafasından geçen onca düşünce arasında cep telefonuna gelen mesajı gördü Ceren.

    “Sana aşık olduğum için tüm bunları yaptım. Üzgünüm Yağmur benim.”

    İlk okuyuşta mesajı algılayamadı Ceren. Gönderene tekrar baktı; Semih. “Üzgünüm, Yağmur benim.” Bu ne demekti? Yağmur, Semih miydi ? Oturduğu yerde öylece kalakaldı Ceren. Semih’in yüzü gözlerinin önüne bir gelip bir giderken Yağmur’dan gelen mesajlar hızlıca akıp gitti kafasından.

    Yağmur yokmuş, hiç olmamış. Şimdi ne olacak? Ben Yağmur’u istiyorum. Onunla yaşadığım o aşk dolu dakikaları bir daha yaşayamayacak mıyım? Gece yatağa yattığımda kimi düşünüp hayal kuracağım ben? Yağmur’suz günlerimi istemiyorum. Bitti mi her şey? Yağmur, Semih’miş. Semih nasıl yazabildi tüm bunları? Aslında konuşmayı beceremez, kekeler durur. Demek içinde bir Yağmur saklıymış. Yağmur gibi yazışmaya devam etse benimle… Artık olmaz, onun Semih olduğunu biliyorum. Bende eskisi gibi cevap yazamam ona. Üçüncü bir kişi bizi gözetliyor gibi hissederim. Ben hep Semih’le konuşmuşum. Kızlara anlatmadığım iyi oldu. Gülerlerdi şimdi bana. Kızlara anlatmadım ama ne yaptım, gidip Semih’e anlattım. Çok aptalım. Semih ne yaptı? O günden sonra Yağmur olmadı bir daha. Belki de olamadı. Semih bana aşıkmış. Onu seviyorum. O iyi bir dost. Ama beni kandırdı. Ama aşıkmış. Bende aşığım ama Yağmur’a. Ama Yağmur Semih’miş. Yağmur yokmuş, Semih yazmış hepsini. Bana aşıkmış…

    Ceren daha fazla düşünmedi. Bilgisayarının başına oturdu. Yağmur’un posta adresini yazmaya alışık olan parmakları Semih’in adresini yazarken zorlandı.

    “Seni nasıl göremedim Semih.

    Elimi uzatıyorum, tutar mısın?

                                       Ceren”

     

    Peki neden ?
    Yalnızlığımızı ve arzularımızı neden gösterebiliyoruz çoğu zaman. Ya asıl sorun kendimize olan güvensizliğimizse?