|
|
September 07
SESSİZ GEMİ
Artık demir almak günü gelmişse zamandan Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli, Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,
Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu! Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler; Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden, Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden
YAHYA KEMAL BEYATLI August 14
SABRI ANLAT BANA
Sabrı anlat bana... Mağlubiyetlere dayanmayı öğret ruhuma Bir ışık yak aydınlansın ufuklarım Söyle ne vâkit sona erer bu amansız sınanma?
Özlemi anlat bana... Göğünde kanat çırpan vuslat kuşları Nereye konarlar yorulduklarında? Ayaz yemiş sevdaların bakışlarındaki Ümitsiz ümitleri anlat. Yalnızlığın dili olsaydı sormazdım sana...
Sevgilerin nihayetini anlat... Nasıl biter bir sevda? Yakıp, yıkılan umutların külleri Nereye savrulur sonunda? Ben sustukça sen anlat... Hüzünlerine geldim, Bir damladan derya yaptığım hasret Ve Dinmek bilmeyen bir sancıyla. Al kat acılarımı acılarına...
Hep vuslatı düşünürken savruldum Yüreğimin esir rüzgârlarıyla. Hayat körebe oyunuydu Sobelendim yaşanmamışlıklara. Anlat, merak ediyorum Her zaman ışık var mıdır, tünellerin ucunda?
SÖZ BİTTİ
Söz bitti..... Herkes için Söylenmesi gereken hiçbir şey söylenemese de Yazılması gereken her şey ziyadesiyle iletildi. Yaşananlar tek kişilik bir pantomim gösterisiydi Adam çıktı sahneye ve kustu gözyaşını Seyirci kalanlar gülümsediler Perde kapandı. Tek bir alkış sesi duyulmadı Sadece yüreğinin sesi yankılandı kulislerde Söz bitti..... Hepimiz için Artık seyirci almıyor düşlerine Duyamadığı seslere aldırmıyor Yalnızca makyajı bozuluyor gözyaşlarıyla Sahnenin orta yerinde.
ALINTIDIR
UYKULARIN KAÇARSA GECE
Uykuların kaçarsa gece, İşte böyle kalemi, kâğıdı alırsın eline. Geçmişi Acı-tatlı haliyle anımsarsın, Damla damla dökülürcesine yazarsın.
Bu dünyadan göçen sevdiklerin Canlanır gözünde Yaşıyor gibi. Gözlerinde Bir damla yaş olmadığı halde, Kan basar sanki gözlerini, Ağlıyor gibi.
Uykuların kaçarsa gece, Ölüm gelir aklına ister istemez. Bir dal kırılır yüreğinde, Başka denizlere akar ırmakların Hararetten kurur topraklar Şırıltısı kesilir pınarların.
Uykuların kaçarsa gece, Hep kötü şeyler gelir aklına. Ayrılıklar, özlemler İhanetler gelir dikilir karşına Dalarsın dipsiz kuyulara Uykusuz gecelerde. Sevdiğini kaybetmekten korkarsın Ağlarsın hiç sebep yokken Karanlıkta bir çift ışık ararsın, Koca ampüller tepende yanıyorken.
Uykuların kaçarsa gece, Eski sevdiklerin gelir aklına. Hepsi gelir Toplanırlar başına. Tutmak ister, tutamazsın, Dokunmak ister, dokunamazsın. Yakınlar uzak olur Kalabalıklar yalnızlığın, Hayal mi gördüklerin, Yoksa gerçek mi? Anlayamazsın.
Uykuların kaçarsa gece, Yastık diken olur Batar yüzüne. Eski hatıralar Serilir gözlerinin önüne... Gece bitmez Yıl gibi uzayıp gider. Eski sevgililer gezinir gözlerinde Bölünür yürekler. Derken, Güneş koşar imdadına, Pencerenden bir dost gibi girer. Işığı yüzüne vurur Rahatlarsın. Herkesin uykudan uyandığı saatte Sen, Derin bir uykuya Yalnızlığın karanlık odalarına dalarsın.
ALINTIDIR
July 13
JACQUES BREL
Şarkılar vardır, güncelliklerinden hiç bir şey yitirmezler. Çünkü kimi insani duygular hiç bir zaman eskimez, kimi özlem ve dilekler hep aynı kalır. Şarkılar uzun bir yolculuğun yolcusudur hep. Bu yolculardan önemli biri de Jacques Brel’dir benim gözümde.
1950’li kuşağın, artık birer ilâh olarak kabul edilen şarkıcıları bir de yorumculuk yönleriyle çıkarlar karşımıza. Bu bağlamda; Loé FERRE, Gilberd BECAUD, Juliette GRECO, Edith PIAF, Jean FERRAT ve Yves MONTAND gibi şarkıcıların yanında Jacques BREL’i de anımsamak gerekir. O’nun şarkıya kattığı yorumda, yetkin bir tiyatro oyunculuğunun izlerine rastlanır.
O kahramanlarını yaşamın içinden çıkarır. Kahramanlarını yaşamak ister her şeyden önce. Hayatı boyunca, bir insan olmanın onurunu aramış, onu yaşamıştır. Şarkılarında durmaksızın büyük bir arayışa çıkmıştır. Uzun bir ölüm gibidir onun savaşımı. Yaşamı, sevmeyi, dostluğu, dürüstlüğü ve sevgiyi her şeyden çok arzular gibidir. Böylesi bir dünyayı bulamama hüznünü dile getirir. Kötümser ve karamsardır çoğu kez.
Alır Gitarını ve birkaç kuruşunu yanına… Brüksel garını yağmurlarla terk ederken, O, kendisini Paris’e yeni bir yazgıya götüren trendedir şimdi. Yalnızdır, sadece umudu yanındadır. Paris yolculuğuna çıktığında geçmiş, fırtınalarda yaşanmış bir hüzündür artık, bir yalnızlıktır. Paris’te zorluklar, sıkıntılar, yoksulluklar yaşar. Yalnızlığı, tek başlılığı geceler boyu yaşar otel odalarında, yalnızlığı paylaşır. Yanan bir mum alevi gibi erir gider.
Jacques Brel, bir ilk yaz günü, 1929 yılında Brüksel yakınlarındaki bir kasabada doğmuştur. Zengin ve oldukca dindar bir aileye sahiptir. Mutlu bir çocukluk yaşaya- mamıştır. Çirkinliği nedeniyle, Ahmet HAŞİM’in hep akşamı anlatan şiirlerinde de gördü- ğümüz gibi, O da çirkinliğiyle, çirkinliğine olan inancıyla bir savaşa girmeye zorlamıştır sanki kendini. Dinsel bir törenin kendi içine kapanıklığını yaşamıştır cocukluğunun ilk yıllarında. Savaş yıllarını da yaşamıştır. Evlenmiş ve iki kız çocuğu olmuştur.
1954 yılında turneler başlar. İlk plağı basılır. 1959’da ünlü, çok ünlü bir şarkıcıdır artık. Şöhreti ülke sınırlarının dışına taşmıştır. Tam anlamıyla kişiliğini bulur. Dünyanın dört bir yanını dolaşır. 1966 yılı tam anlamıyla bir BREL yılı olur. Fransa’da Olympia’daki veda konseri unutulmazdır. 16 Mayıs 1967’de Roubaix’de son konserini verir. Bir hüzün ve yas gibidir bu konser. Tiyatroyu, sinemayı dener, bir çok ödül alır. Son yıllarda yanında siyahi sevgilisi Maddly vardır, hiç ayrılmaz yanından. 16 Kasım 1974’de akciğer kanserinden ameliyat olur.
Son zamanlarında İnsanlardan kaçar. Gemi satın alır, denizlere açılır, uçak satın alır, uçmayı dener. Son yıllarda dayanılmaz büyük ağrılar, acılar çekerek 9 Ekim 1977 sabahı hayatı son bulur. Ölüm haberi önce Fransa, sonra tüm dünya radyolarında yayımlanır.
O, dostluğu, şefkati, sevgiyi ölesiye arayan bir sestir. Yüceltilmiş her duyguya biraz hüzünlü, biraz umutsuzca özlem duyan bir haykırıştır. Ölümü her an hissedip yaşamaktan asla vazgeçmeyen bir şarkıcı/şairdir. BENİ TERKETME / Ne me quitte pas
Beni terketme
Unutmak gerekir
Her şey unutulabilir
Kaçıp gitmiş her şey
Anlaşmazlıklarla geçen günler
Ve yitik zaman unutulabilir
O saatlerin
Arada sırada
Kimi niçin darbeleriyle
Mutluluğun yüreğini
Nasıl da vurduğu unutulabilir
Beni terketme
Beni terketme
Beni terketme
Terketme beni
Yağmurun yağmadığı
Ülkelerden getirdiğim
Birkaç yağmur incisi
Sunacağım ben sana
Toprağı kazacağım
Ölümümüm ardından
Altınla ve ışıkla
Örtebilmek için bedenini
Senin kraliçe olacağın
Aşkın kral olacağı
Aşkın yasa olacağı
Bir krallık yaratacağım
Beni terketme
Beni terketme
Beni terketme
Terketme beni
Beni terketme
Sana ipe sapa gelmez
Anlayacağın
Kelimeler keşfedeceğim
Yüreklerinin aşkla tutuştuğunu
İki kez gören o
Aşıklardan bahsedeceğim sana
Kavuşamadığı
İçin ölen
O kralın
Hikayesini
Sana anlatacağım
Beni terketme
Beni terketme
Beni terketme
Terketme beni
Sık sık görülmüştür
Çok yaşlandığı sanılan
Eski bir volkanın
Yeniden ateş püskürttüğü
Olabilecek hasatların
En verimlisinde bile
Artık buğday vermeyen
Yanık tarlalardır
Sanki oraları
Ve gece geldiğinde
Girmez mi hiç gerdeğe
Kırmızıyla siyah
Gökyüzü aydınlansın diye
Beni terketme
Beni terketme
Beni terketme
Terketme beni
Beni terketme
Ağlamayacağım artık
Daha konuşmayacağım
İşte bak şuraya gizleneceğim
İzleyebilmek için
Dans ediş ve gülüşünü
İşitebilmek için
Gülüşünü ve şarkı söyleyişini
Gölgenin gölgesi
Elinin gölgesi
Köpeğinin gölgesi
Olmama izin ver yeter
Beni terketme
Beni terketme
Beni terketme
Terketme beni July 12
Trajikomedramik Otologlar
...Sarılıp birbirlerine keyifle ağladılar; adamın topladığı üzümleri takıp oltanın ucuna kırmızı balıklar yakaladılar…
Hüznün insan yüreğine taarruza geçebilmesi için tüm ayrıntıların ‘Hazrol!’da durduğu pusuda bir zaman ihtilâli… Anılar tekmil veriyor…
( “ Terörist bir zihniyet yüreğinize hain bir bomba yerleştirir, duygularınız nice şehitler verir.” dedi sonuncu kolordu komutanı; “Ve hayatlarınıza döşedikleri mayınlar başka yüreklerde patlar bir bir…”.)
‘Hâlâ mavi’ o deniz kasabasından yazıyorum şimdi, erken inmiş bir akşam vakti, bulutlar yağmura, yüreğim aşka gebe. Gittikçe kabarmakta olan denizde iniltili balık sessizlikleri.. Sırtımda rüzgâr, burnumda keskin bir fırtına kokusu, yüreğimde kıştan ayaz bir ilkbahar… Bir mevsimin dökümünü yapıyorum ve yiten umutların _geç de olsa kendimi savunmasız yakalamışken hazır_ yağmurdan, deniz suyundan ve hüzünden neme doymuş bu bomboş sahilde, bir balıkçı iskelesinde. Okyanus derinliğindeki ve ayrılık sessizliğindeki kelimelerden gözyaşları bırakıyorum denize; kimi ıslatır, bilmem. Balıkları mı sanmam?
( “Ne iş yaparsınız?”, diye sordu adam. “Hayatkârım”, dedi kadın, “serbest çalışıyorum”. )
Derin düşüncelerin engininde denizsiz ve çorak bir ada sanki yüreğim. Yolların bile gözleri kapanıyor uykusuzluktan ama ben nöbetindeyim gecenin… Litrelerce kahve ve paketlerce sigaradan ince ince sızlıyor midem, günlerin uykusuzluğu baş ağrısı olarak eklendi yürek yaralarıma.. katlime 4. arıyorum şimdi. Ama hiçbir acı yakmıyor canımı çaresizlik gibi’
( Güneş’i yasakladı bana… “Peki”, dedim, “şimdi ben nasıl kurutacağım gözyaşlarmı?...” “Mendille!”, demeseydi eceli olmayacaktım konuya biHâkim Bey, yemin ederim!”
Yüreğimde vadesi dolmak üzere olan eksik teşebbüs yaraları, masamın üzerinde o ‘beklenen tango’nun güftesiz notaları, ciğerlerimde dışarı atılması kasten unutulmuş koyu bir duman.. dilimde ‘Kundurama kum dolmuş, atmaya kürek gerer…’ nakaratı… Kahve, pasta, kazık, yazık..derken…. Kimyam karıştı anlayacağınız.
( “Burada mısın?”, diye sordu adam. “Hayır” diye yanıtladı kadın, “burası dönmek için çok uzak!”. )
Sessiz sitemleri de bilirim elbet, hem de müneccimiyim suskunluklarda neler bağırıldığının! Tek kişilik sevmelerin içtenliğime detone tınısını onarabileceğimi sanarak sığınırım yüreğimin notalarına. Oysa sonunda ortaya çıkan hep, o son valsin yarım senfonisi olur, ne başında nen sonundan hiçbir şey anlaşılmayan. Kuru gürültüden ibaret kalır kalp atışlarım. Ben yorulurum, enstrümanlar bozulur.. grup dağılır… Bir ben kalırım gidenlerin artıklarıyla, düş kırıntılarımla.. yine de hayatı selâmlarım günebakan yürek çırpınışlarımla… Alkışsız.
( “Peki vicdanın nasıl sığıyor yüreğine?”, diye sordu kadın. “ViCdanjör tutuyorum.” dedi adam)
Elmalı çayların tütsülü büyüsüne kendiliğinden refakât eden o derin anlamlar yok artık; birlikte içilen bir sigaranın ciğer serinleten keyfi, Usta’ların bana bizi anlatan altı çizgili satırlarının size aksi yok. Patates püresine sığsırdığım anlamları ya da beyaz Milka’larda tükettiğim çocuksu heyecanımı, az sütlü koyu bir kahvenin (Gold olacak illâ ki) bir bana farklı kokan manevîyatını kimseyle paylaşamıyorum nicedir… Yoruldum artık insanların antik meydanlarında ‘eminim bir şeyler bulurum’ kör inancıyla, özenle ve binbir sabırla kazı yapmaktan. Kendi kendime maddî manevî sponsor olmaktan. Sonuçta kimsenin kimse için ne zamanı, ne yüreği, ne sabrı.. ve cesareti yok!
( “Ben şaraptan üzüm taneleri toplayabilirim.”, dedi adam. “O da bir şey mi?”, dedi kadın, “Ben gözyaşlarından balık tutabilirim!” Sarılıp birbirlerine keyifle ağladılar; adamın topladığı üzümleri takıp oltanın ucuna kırmızı balıklar yakaladılar…” )
Düşlerime umutlanmayı özledim, uçan balonlara takılıp uçmadan bulutlarda gezebilmeyi. Farklı sözcüklerle aynı şeyi konuşmayı, aynı kelimelerle farklı anlamları tartışmayı… Susarken her şeyi anlatmış olmayı ve duymadan anlamayı… Bir de.. kısacık saçlarımda rengârenk tokalarımı özledim, ceplerimde -paslı bile olsa- gazoz kapaklarını. Ne Şirinler, ne Şeker Kız Candy yok artık; Terminator’ler öldürüyor Polyanna’ları……….
( “Bir gün bir bilet alacağım ve hayatımız değişecek.”, dedi adam, umutla.. Öyle de oldu. Bindiği otobüs hiçbir yere gidiyordu…” )
“ ‘Boşlarını attığım şişelerden sarhoş olmuş denizin kenarındaki kırgın sabahçı kahvesinde, bir başıma girip yalnızlığımla kol kola çıktığım barların tekil kalabalıklarından uzak bir masada, gözyaşlarını bulutlara kurulayan sezonunu şaşırmış martıların TDK’ya muhalefet alfabesiyle yazdım bu satırları hiçbir ifadeyi hakkıyla nitelemeyen yetersiz ithamlara inat!’ cümlesini öğelerine ayırın, tamlamaların türünü yazın…” dedi öğretmen…
Bu yazıyı ‘sen’e yazacaktım ben Bay Gofret, ama kime niyet, neye kısmet, O’na nispet oldu...
ALINTIDIR
June 16 HAYATTAN NE ÖĞRENDİM?
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım. Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum. Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi... Ağladım. * * * Yaşamayı öğrendim. Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim. * * * Zamanı öğrendim. Yarıştım onunla... Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim... * * * İnsanı öğrendim. Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu... Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim. * * * Sevmeyi öğrendim. Sonra güvenmeyi... Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim. * * * İnsan tenini öğrendim. Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu... Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim. * * * Evreni öğrendim. Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim. Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim. * * * Ekmeği öğrendim. Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini... Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim. * * * Okumayı öğrendim. Kendime yazıyı öğrettim sonra... Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana... * * * Gitmeyi öğrendim. Sonra dayanamayıp dönmeyi... Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi... * * * Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta... Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım. Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım. * * * Düşünmeyi öğrendim. Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim. Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim. * * * Namusun önemini öğrendim evde... Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim. * * * Gerçeği öğrendim bir gün... Ve gerçeğin acı olduğunu... Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim. * * * Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.
CAN DÜNDAR
June 11
BEKLEMEK
Siyah uçurtma yaptım bir akşam, benim gökyüzüm maviydi güneşim siyah. Yüzüme ışık doğmadı hiç. Ayrılığın hüzünlü şarkıları düşmedi dilimden. Şiirlerim kafiyesiz, cümlelerim devrikti benim. Bir akşam annemi özledim, ağladım yok... Hiç bir şey yok. Gri gözyaşlarım var şimdi, makyajım akmış silmeye halim yok. Delice sevdalar yaşamadım hiç, hüngür hüngür ağladığım gecelerde olmadı. Yolunu beklemedim hiç kimsenin gelmeyeceğini bilebile.Anlamsız serzenişlerimde olmadı benim.Bir akşam babamı özledim,ağladım yok…Avuçlarımda acılar hissettim ,babam aklımda, gülmeye halim yok.Rüzgarlarlar esmedi hiç yüreğimde,bir gün yelken açtım gitmeye gücü yok,rüzgar yok.Parantez içinde anlamlar dağıttığım bütün kelimeler ünlemlere yer vermişti, bunu anlamaya halim yok.Soru işaretler oldu bütün cümle bitişlerinde, cevabını bulmaya sebep yok.Kelebeklere özendim hep, her gün batımında,uçmak istedim, delice, bilmediğim diyarlara.Kısacık şeyler sığdırdım zamanlarıma.Uzun olmasını isteyip başaramadığım,başarmaya çalışmadığım anlar biriktirdim yüreğimde.Hep yağmurlu günleri sevdim.soğuk,sakin,gök gürültülü,sağanak.Üşümeyi sevdim hep.Üşürken titremeyi.Dokunmaya kıyamadığım eller olmadı hiç…Ona ihtiyaç duyduğum zamanlarda.Bir gün gitmek istedim hiç bilmediğim bir yere hiç bilmediğim bir zamanda.Umurumda değildi ne ile karşılaşırsam karşılaşayım.Yeter ki burada olmayayım.bu iklimde,bu şehirde,bu insanlarla.Acı ile karşılaştım bugün yüreğimde, tarifi imkansız, beni oyalayan gözler gördüm, Bakmaya korktuğum.hiç bir eli tutmak gelmiyor içimden,siyah gömlek giyenleri beğenmiyorum artık.siyah bir göz gördüğümde bakamıyorum, bakmak istemiyorum.artık bilmek istemiyorum hiçbir yalanın doğrusunu.Uçsuz bucaksız bir denizde kaybolmak istiyorum.Benki kelimelerin bile kalbini kırmak istemezken en anlamsız yerde noktayı koydu hayat.Bu da senin bitiş öykün dedi.Acımasız zaman.Senide vardır bir bitiş öykün…bitiş zamanın…nedensiz ve sebepsiz bunca üzüntü varken,ağlamakta gelmiyor içimden.Sessizliğimde kaybolmak istiyorum.bit artık “zaman’’bit…
ALINTIDIR
Alıntı
Üvey Sevgili / ÖZGECAN
Üvey Sevgili
Sonrasızlığa öncelik tanıyan eksik bir teşebbüs aşkımız.. Bir köprünün iki ayağı gibiyiz; bir araya gelsek, yıkım olur!
O’nu tanımadan çok önce kendime kabul ettirmeye çabaladığım tek şey, yalnızca olasılığıydı ve ‘neden olmasın’ konu başlıklı umuttu çabama tek tesellim. Adı neydi, neye benziyordu, ne zaman ve nasıl belirecekti yüreğimin ufkunda; en ufak bir fikrim yoktu ama eninde sonunda bir gün aynı anda aynı yerde olacağımızı ve ‘bir elmanın iki yarısı masalı’ gereğince, hiçbir zorlama olmaksızın, doğal bir çekimle, birbirimizi birbirimizle tamamlayacağımızı biliyordum. Aramıyordum, pencerelerin önünde beklemiyordum ama hazırdım çoktan kapı daha çalınmadan açmaya... Hazırdım O’na...
Sonra... Uyumaya çalışırken, bir masal olup giriverdi uykularıma... Uyadığımda başucumdu benim...
“Gözleri okyanus bakan, çok eski bir adam tanıdım. Ceplerinde taşıyordu beş yaş düşlerimi. Yüzü güneşli bir ilkyazdı, elleri yıldızlı bir Olympos gecesi... Nefesim gibi kokuyordu nefesi ve aynı yerden kanıyorduk yara aldığımızda... Yüreği endemik bir kır menekşesi, hercâi.. varlığı epidemik bir yaz nezlesi...” diye başladı masal...
O masal hiç bitmedi!
II
Sol göğsümdeki ben gibi taşırken varlığını yüreğimde... yaptığı kardan adamı buzdolabında saklamak isteyen küçük bir kızın çocuksu inancı, inadı ve saflığıyla... her okuduğumda bir kez daha kendimle tanıştığım şiirleri, kırmızı kokulu dağ çileklerini, çizgili pijamaları ve hazan Bodrum’unda güneşli deniz kenarlarını sever gibi... gerçek, içten, sebepsiz... sorsalar:Yorumsuz! Seviyorum seni.... Kardan adamın dostluğu güneş çıkana, güneşin dostluğuysa hava kararana kadardı. Büyümek, öğretmişti çocuksu denklemlerin gerçek hayatta geçerli olmayacağını. Bir yenisi, gidenin yerini doldurabiliyordu, kabullenmiştim zor da olsa... Ama sen benim beni terk etmeyen en dostum, yerini başka hiçbir varlığın dolduramadığı tek yalnızlığımsın! İşte bu yüzden hiçbir sıfat tamlamaya, tanımlamaya yetmedi, yetmiyor seni!
III
Bandırasız bir gemideyim, o gemiyim belki.... Açık denizlerdeyim tayfasız, filikasız.. Serdümeni işten attım, motorları kapattım; saatte 4 knot hızla.. yelkenler fora! Anılar takılmış uskura, can çekişiyorlar ıpıslak bir acıyla. Yarınlar güneşleniyor güvertede, yeislerim-korkularım sintinede pusuda... Umut kuşu bir martı tünemiş kasaraya. Geçmiş lumbozlardan bakıyor, düşlerim asılıyor civadrada.
Tramola atmaktan vazgeçtim nicedir, tornistan etmek de yok artık bir daha. Apazlama seyirdeyim, rüzgâr frişka. Barkaroller var dilimde yakamozların yazdığı sözlerini ay ışığının aydınlattığı, meltemlerin suflesi kulaklarımda...
Pruvada bekliyorum, `sınır-ı zaman`sız.. yalansız.. gözlerim alargada....
IV
“Ellerimde bir göztasi, gözlerim boş gidiyordum Ne bileyim, bir damlanın böyle deniz olduğunu...”
En sevdiğin Can Baba şiirlerinden birinin ilk iki mısrasıydı seni balık, beni okyanus yapan! Sonra kendi şiirini yazdın sen: “Sadece okyanusun farkında olan balıklar beceremez ağlamayı ve sadece derin okyanuslar ısıtır varlığıyla, ağlayamayan balıkları...”
Ve bir anda okyanus oldun sen, ben oldun; fırtına gecelerinde karaya vuran dalgaların yeni bir şiir daha ekledi yüreğimin sahiline: “Okyanus kurudu ve bir birikinti kaldı sadece. Az daha o da gidiyordu! Sonra merak etti okyanus: Acaba tamamen kuruyunca ne olurdu? Ve o korku, yağmurları yağdırdı... Şimdi tekrar yine okyanus olma yolunda deniz ve en büyük damlaları hep sen.... seni seviyorum.... ”
Tüm bunları okuduktan sonra ben de bir şiir yazdım. O şiirin adı ‘UMUT’tu... Okunmaya okunmaya silindi söz dizimleri, geriye bir tek başlığı kaldı!
V
Sonrasızlığa öncelik tanıyan eksik bir teşebbüs aşkımız.. Bir köprünün iki ayağı gibiyiz; bir araya gelsek, yıkım olur! Ve sen... Hem yarsın, hem ser... ikinizden de vazgeçemiyorum. Deveye hendek atlatsam, köprüde iki keçi; keçileri barıştırsam, Ice köpek kovalar isimsiz kedilerimi... Sende bir kış ayısı miskinliği, bende katır inadı... aslında biz neyiz biliyor musun: Aşk Çölü’nde bahtsız iki bedevî! Kutup ayısını görmemek için gözlerimizi yumuyoruz acıya, yaralarımız kanamaz sanıyoruz; yaraları öpülünce can acılarının azalacağına inanan beş yaş afacanları gibi.... Maalesef ya da yaşasın; istemeden bir oyunun tam ortasındayız. Oyunun adı: Çölde saklambaç! Ama korkudan öyle bir saklandık ki, korkarım, bulunduğumuz yerden yaşlanmadan, ya da kutup ayısı Hakk’ın rahmetine kavuşmadan çıkamayacağız! Biz hayat saklambacında birbirinin yerini bilerek birbirinden, hem de ebeden saklanan iki saf çocuk.. ayrı kuytularda ama beraber yaşlanacak, beraber aşklanacağız!
VI
Ben senin... hiçbir zaman alamayacağın Çubuk Şarabı’n, Samsun tadındım; ‘ölürüm sana’n, sosyal danışmanın, sonsuza dek umudundum. İnanıyordum sana, tüm söylediklerine ve hiç yapmadıklarına. Öyle ki, yenileceğimi bilerek, ama duygularım uğruna savaşmadan vazgeçilecek kadar basit olmadığından, yeldeğirmenleriyle savaşan o şövalye gibi savaştım aramızdaki imkânsızlıkla. Ama iki kişinin olduğu bir sandalda tek başıma kürek çekerken, git gide gücümü ve inancımı yitirerek yorgun düştüm ben de sonunda. Ama haklıydın! Sen.. ne aradığını bilmeyen bir balıkçıydın; hangi denizde ne tutulur, hangi balık çıkar, hatta sen tutmak için yeterli misin?, bilmiyordun. Olması gerekenler ve olmaması gerekenler; hangisi ve ne zaman? diye bocalamanın dışında hiçbir şey yapmıyordun. Evet, belki de beni sevemeyecek kadar yufka yürekliydin ve “Her şeyi, herkesi bir anda silip yanına gelebilsem”, derken bile o filmdeki sen kadar kendine güvenemedin, o adam kadar cesur olamadın! Zamanlarca, öyle hiçbir şey yapmadan, ancak üstüne düşecek bir göktaşının sana yardım edebileceğine inanıp durdun. Yalnızca... olduğum için Allah’a, olduğumu öğrendiğin için kaderine, beni tanıdığın için şansına ve seni sevdiğim için bana aşık olmak yeter sandın. Yetmedi balığım... Sen içindeki Hemingway’i her şartta koruyabildiğine inansan da ve uzun yolculukları göze alabildiğini düşünsen de... söylesene, aslında hangi düşünü gerçekten yaşamak istedin ve yaşatmak için çabaladın ki sen! İşte bu yüzden... ‘ilk görüşte aşk’tın, daha ilk celsesinde imkânsızlığa dönüşen!
ALINTIDIR
June 06

KORKU
"aramızda saatler vardı..."
ellerimi uzatıyordum tırnaklarım uzayacak kadar bir zaman geçiyordu aramızdan tutmuyordun ellerim ağlıyordu korkuyordum n’oluyordu anlamıyor ağlıyordum
işte bu oluyordu
bir gemi geçiyordu penceremin önünden ve bilirsin gemiler ağır gider bir bakıyordum çerçevemin en sağında bir bakıyordum ki yok ve bir gemi yanıyordu sol tarafımda
işte bu oluyordu
istiklal’de hayat akıyordu kordon’da gözümün önünde uluorta şakıyordu yaz ve uçuşan bilumum böcek biri gelip omzuma konuyordu mevsim ense kökümden sızıyordu korkuyordum n’oluyordu terliyor erteleniyor sereserpe seriliyordum yoksa sevdan yoruluyor muydu oysa aynı seviyordum dünkü gibi yarın kadar çok öbürgün denli salkım saçak senelere bölüne bölüne hüznümle bir kaldırımlara çarpıla çarpıla korkuyor kanıyordum izmir yanıyordu bu arada
işte bu oluyordu
aynı çift geçiyordu sokağımdan adamın omzunda asılı akordiyondan artık sevmeyeceğim dağılıyordu sokak sokak deniz deniz izmir izmir artık sevmeyecek miydin n’oluyordu ah benzim soluyordu oysa bir kemanım vardı artık benim çalışıyordu ama çalmıyordum kadın çocuğunu elinden tutmuş sürüklüyordu çalmıyor çalışıyorlardı ne güzeldiler aileydiler ellerim uzanıyordu görmüyordun tırnaklarım uzuyordu ailesi ve senden başka bir gailesi yoktu tırnaklarımın bakıyordum ne çoktu çok oluyorlardı daha dün kısacıkken ah... aramızda bir zaman ki boy atıyordu durmadan durmadan durmadan sürükleniyorduk çocuk ve ben çocuk ağlıyordu ben ağlıyordum
işte bu oluyordu
nefes diye seni alıyordum nota diye seni veriyordum alıp veremediğim hiçbir şeyim yoktu bölüşmüştük seni plakta dönen dönerken başımı döndüren kızıl saçlı kadın şarkıcıyla usul usul söylüyordu çığlık çığlık ölüyorduk fısır fısır bile söylemiyordun iç bir şey söylemiyordun kulaklarımla içli dışlı korkuyorduk bir arada n’oluyorduk bilmiyorduk silmiyorduk onlar öylece akıyordu mevsim nasıl akıyorsa ense kökümüzden hevesimiz aynıydı yaş yaş’tı telaş telaştı yanaklarımızda
işte bu oluyordu
bir gün ve bir gece geçiyordu aramızda saatler uzuyordu virginia... ah virginia... gülkurusu boyalı duvarlarıma gecelik giymiş bir yaz böceği gibi çarpıp çarpıp düşüyordu
bir yaz böceği gibi ölüyor bir yaz böceği gibi bir yaz böceği bir yaz; bir oluyor ve ölüyorduk hep beraber
ardımızda bir mektup bile bırakmadan.
JD
"Aramızda saatler vardı": Michael Cunningham’ın ardında bir mektup bırakarak ölüme giden ünlü ingiliz yazar Virginia Woolf’un hayatından alıntılarla yazdığı Saatler adlı romanında geçen bir cümledir.
Artık sevmeyeceğim:Suat Sayın

KIRMIZI ŞAL
Karanlık bir dehlizde ilerliyorum. Sesler var kulağıma gelen; alıcı kuşlarınkine benzer, yırtıcı, bağırgan ve ürküten. Gölgeler var etrafımda. Çarparak yanımdan geçiyorlar ben ilerledikçe. Kolları uzun, ayakları sarsak, adımları buyurgan!.. Korkuyorum ve hep bir saçak altı arıyorum; yağmurdan kaçmaya çalışan kedi yavruları gibi; ki ben ıslanmayı severdim. Neler oluyor? Bu karanlık da ne? İlerlediğim bu dehliz neyin nesi? Az önce vakit sabahtı oysa. Kahvaltımı edip atmıştım kendimi dışarı. Vitrinlere bakacaktım. Bir şal alacaktım omuzlarıma; kırmızı, ışıl ışıl ve sıcacık. Kış… Otobüsten inmiş, karışmıştım kalabalığa. Yürüyordum; dilimde moda bir şarkı ve içimde kırmızılık, ılıklık, heves. Şimdi bu karanlık da ne? Yanımdan geçen gölgeler karıştığım kalabalığa mı ait? Neden sırf gölgelerini görüyorum? Asılları nerede? Bu alıcı kuş sesleri şu kalabalığa ait uğultu değil de ne? Onlardan korkmak için sebeplerim mi var? Benim kırık cam parçalarıyla dolu kırk odam mı var yoksa? Hangi odaya ait olanı tıklatıldı da açıldı o kapı; dilimdeki şarkının notaları arasında duymadığım bir gıcırtıyla. Hem kim bastı da kırık camlarımın canı acıdı yine? Kan?..
Burası İzmir. O en sevdiğim caddede yürüyorum; sakin, sessiz, neşeli. Kaset satan dükkânlardan birinde… Yo… Hayır. Konuşmayacağım bu kez. Bir kez bakıp geçeceğim dükkânın önünden. Hoş çocuk. Sadece hoş… İnan. Zaten tanımıyorum kendisini. Bu yaygara neden? Şal… Şal alacağım hem. Kırmızı, sıcak, kan… Omuzlarım için baba. Omuzlarım için. İnan üşüyor onlar artık; yaşlandım. Eskisi gibi değilim. Senin küçük kızın olarak bırakmadı hayat beni. Kocaman bir kadın oldum ve kızlarım var; boyumu bile geçmiş. Kaset satın almayan kızlar. Zaman değişti; güldürme. Şimdi yüzlerce şarkıyı bir araya toplayan minik cihazlar var. Tek bir şarkıyla yetinmiyor artık gençliğin dili. Hem istedikleri yere gidebilirler onlar. Sen karışma! İstedikleri dükkânın önünden geçebilirler. İçeri bakabilirler. Gülümseyebilirler. Onlara gülümsenebilir. Dudaklarının kıvrımında hoş bir delikanlının bakışlarından kalma mutlu bir gülücükle eve dönebilirler. Beğenilmiş olmanın gururunu şimdi yaşamayacaklar da omuzları kırmızı bir şala ihtiyaç duyduğunda mı yaşayacaklar; üşüyerek, üzülerek, mazilerinden büzülerek! Ruj?..
Bir dakika!
Hava kararmak üzere. Oysa az önce sabahtı. Ekmek almalıyım. Kafamı karıştırma. Çok hızlı yürüyorsun. Terledim. Şu fırına uğrayacağım. Bir süre sustur ayak sesini. Dur! Beni köşede bekle. Orası kalabalık. Karanlık gölgeni üzerimden çek. Bak, vitrin ışıl ışıl ve nefis kokuları caddeye taşmış. Birkaç kurabiye de alayım, küçüğüm sever. Hayır. Ben yemeyeceğim; söz. Anneanneme de söylemişsin, nasıl azarladı beni onca insan içinde. Ki ben sadece bir tabak daha yemek istemiştim. “Yemeyeceksin!” diye bağırdı. Utandım. Misafirlerin önü. En arka oda. Karanlık. Gözyaşlarım. Sen tembih ettin değil mi; “yemesin, şişmanlıyor.” diye? Acımasızsın! Hep öyleydin, hâlâ... Yağ?..
-“Bir kilo lütfen.” -“Yo hayır vazgeçtim. İki ekmek yeterli.”
Kurabiyelerden vazgeçtim. Nasıl da güzel kokuyorlardı. Çekip gitsene sen! Şal alacağım baba. Omuzlarım için. Kış geldi. Ege’yse Ege. Geceleri nasıl da soğuk oluyor biliyor musun? Bahane değil. İnan değil. Ilık. Yün. Şal. Kırmızı. Tığ işi. Köşeyi dönmeliyim. Şaldan da vazgeçmeliyim. Yarın alırım. Yemin ederim ki adını hatırlamıyorum! Hayır, tabii ki hatırlıyorum. Gülmüyorum. Sana öyle geldi. Hep sana öyle gelir. Sana öyle gelen doğrudur. Benden böyle giden yanlış. Biliyorum yaşı büyük. Sadece hoş çocuk. Hiç konuşmadık. Konuşmamıştık. Konuşmamışt… Küf?..
Karanlık. Bu bulvarı sevmiyorum. Ki ne çok severdim eskiden. Gelmedim evet. Yıllar oldu gelmedim. Gelmeyeceğim de! O dükkân kapanmıştır. Evlenmiştir hoş çocuk. Hoş bile değildir artık. Bilmiyorum ki neydi adı? Şal alacağım ben. Şal!… Çekil! Gelme. Burası çok kalabalık. Sabah da ondan. Herkes işini bir an önce bitirmek ister. Atar kendini sokağa. Öğle tatilidir belki. Benim suçum değil. Peki. Kızma. Benim suçum. Tenha bir yere gideceğim. Ama yolumu bulmam zor. Neden gece kadar karanlık?.. Senin kentinin bulvarı hep karanlıktır ama benim kentimin caddeleri… Gölgen düşüyor yere. Uzun, sarsak, buyurgan gölgen. Senin burada ne işin var! Sana ne şalımdan! Sana ne yaşamımdan! Kalbim!… Çok zor nefes alıyorum. Biraz izin ver. Eve döneceğim. İlk otobüsle. Söz! Geçmeyeceğim o dükkânın önünden. Öyle bir dükkân yok baba! Boşuna sarstın! Boşuna geçirdin parmaklarını! Boşuna üşüyor, boşuna acıyor omuzlarım. Yük taşıdı çok. Çok yük taşıdı. Taşıdı. Aşındı. Omuz başlarım boşuna kırmızı baba! Burası benim kentim. Bu kalabalık içinde yine utandırma beni. Dokunma hayır! Lütfen! Kir?..
Anne?!.. Sen miydin kuzum? Çok korkuttun! Bir daha o kadar sessiz yaklaşıp dokunma omzuma. Hayır. Yok bir şey. Ürktüm sadece. Hiç… Şal alacaktım. Geçmeyecektim o dükkânın önünden. Yürüyordum. Dalgın. Omuzlarım, yanaklarım, mazim kırmızı. Bakma. Anlamaya çalışma. Kırk kapıdan biri işte. Kırk kırık kapıdan yalnızca biri… Kırık camlarım kanadı biraz. Kan aksa da canım yanmıyor; ağlama. Tül?..
Beni yağmurda yürüt. Sonra eve dönelim. Kırmızı şalınla ört omuzlarımı.
Sonra gül.
Sin?
ALINTIDIR
NAFİLE İBADET
kelimeler tutuk ve bir piç kadar ürkek bakıyor kalemim
önceden geceye kanat sürerken acıya döl veriyor şimdi yüreğim
_____ özlemek yürek işi
Ay kendini saklıyor geceden Birer birer patlıyor efkarımın tomurcukları Ve ağırdan yavşıyor sensizlik içime
_________________Üşüyorum
ALINTIDIR
KENT’E HİÇ YAĞIYOR
_______Bir türkü geçiyor Seyir defterinin kelepçesinden Adın iblis yatağında dem alan Bir bilmece Bıçak sırtı avuntularımda ana avrat küfürler yokluğunun mirası …
renksiz ve vasiyetsizdir ellerim ardı sıra yalancı baharların …
_______uçurumlar biriktiriyorum yüreğime çayım dem den sigaram duman dan usanıyor kente mülteci bir hiç yağıyor sonra kirpiğine kan düşüyor gecenin…
_____kokunu süzüyorum ay ışığından yapışıp göğüs ucuna lacivert rüzgarların avuçları ısınmayan sevdalarıma karanfil kokulu suskular savuruyorum ki saatler eskittiğim acılarıma kurulduğunda uslu bir çocuk edasıyla gözlerimden yaş yerine yakamozlar dökeyim…
ALINTIDIR
ADINI KOYMAYACAKTIK...
Adını koymayalım demiştik …….
Önce devrik imgelerimizde boğulup şiirler gönderdik birbirimizden habersiz ve adressiz İlk tutuşması ellerimizin diyerek.
yüreğime düştüğünden habersizken mevsim,cevabını henüz kimsenin bulamadığı sorularda boğulduk nedensiz….isim ararken yeşillenmesine yüreklerimizin…
___ biz ısrarla adına mavi dedik ama kırmızı yazdık sevdayı…
kimi zaman erguvan rengi denizlerde aradık ay tanrıçasının mahçup ellerini / bulamadık.. halbuki şefkatini cebinde saklıyordu zaman….haberizdik……
kimi zaman bir türkünün kanayan yarasına ortak olduk…türkünün haberi yoktu merhem oluşumuzdan Ve isteyip istemediğini bile sormadık.kan döken yarasına ozan ın…
_____biz ısrarla adına mavi dedik ama renksiz tuvale çaktık resmini sevdanın...
Çok Sonra bulduk şehrin kaldırımlarında sek sek oynayan çocuksu öpüşme özlemlerimizi. Siyah beyaz olmalıydı illa ilk eriyişimiz dudaklarımız da…en özeli olmalı derken yaşanası an ın; kartpostal ın prangasına şiir olduk …
Kar altında büyüyen bir şehrin sessiz kalabalığında diz çöken yürekler….daha önce yazılmamış senaryoların oyuncusu oluverecekti birden ….bacaklarımızın titremesi boynumuzdan dökülen incileri olacaktı aşkın…. oyun gereği…ve gece toplayacaktı yerlere saçılan sevişmelerimizi. Sabaha hiçbir söz kalmayacaktı yıldız artıklarından başka….biz ağlayacaktık………
Gün Yüzüme battı / ağır/kan revan Yor beni sevdiceğim Koş beni ağularına hüzzam ın Duvar dibine çökert yüzümü Ellerimi gebe bırak kadehlere Her defasın da seni içeyim /hasret/sabırsız çocuk sen Eylül diyordun Zemheri bakışlım/kadınım/kor yüreklim Ben se Eylül ü emzir diyordum / ağlarken ayrılığa Saçları yüreğime arsızca dolanan kızım diyordum…
ne seni geçebildim düşlerimden ne sarısını saçlarının mülteci aşklarım oldun/(uz) mutluluğa sırt dönmüş karası sevdanın gelip beni mi buldunuz…
sonra, Eylül ü verecektik toprağa ellerimizle ……çırılçıplak ve aç Arsızca yüreğimize kök salan saçlarını artık taramayacaktık yüzünde şiir yeşeren kızımın Ben sana küsecektim…..sen bana ana avrat küfredecektin…… Ellerimizde kazanılmış zaferlerin kıyameti…paçalarımıza bulaşan mor renkli yitikliğimize sarılacak Ve acılarımızı eskitecektik artık.... Biz bunun adını koymayacaktık……………………….
ALINTIDIR May 27 ESKİ RENGİMİ VER BANA
Sessizliğin arasına sıkışmış çığlıklarımla başa çıkmayı öğrendim Umutsuz başlayan günlere umudu yükleyerek veda etmeyi denedim ve başardım. Tüm dalları kırılan aşk ağacımın kuruyan gövdesine göz yaşlarımı akıtıp, son vazifemi yerine getirdim.Acılar da durak bilirmiş hüzün gözlüm.Sen de ruhumdan kayıp gidermişsin demek ki.Kötü dilekler dökülmüyor dudaklarımdan sana dair ama teşekkür etmek de içimden gelmiyor anla beni. ‘Bana çektirdiklerin’ başlıklı bir liste yapsam, Ankara dan Fizan a kadar uzar sanırım.Kabalık olmayacaksa eğer, eski rengim sende kaldı; geri istiyorum! Pembeyle mavi arası, umut dolu bir renkti hatırladığım kadarıyla...Siyahtan uzak, griyle kavgalı, beyaza sevdalı..O rengi taşımasını bilseydin, sende kalmasına izin verirdim ama sen, hiç bir şeyi omuzlarına yükleyemezsin ki! Kocaman bir yürek vermiştim zamanında, avuç içlerine koruyup sakınasın diye.Oysa sen avuçlarının arasında sıkıp hırpalamayı tercih ettin.Şaşkınlıklarım buraya kadarmış üzgünüm. Ölümlerden beter, zehirden etkili, kurşundan hızlı ve cellattan acımasızdın.Şimdi ne diyebilirim ki senin kadar vefasız biri için? ‘Hayatımda bir kadın var.Ama Adı yok..Ama Adı kadar esrarengiz adı kadar ölesiye bir kadın Ve adı kadar yarım hayatımda...Dudakların geldi aklıma, bilirim memede çocuklar gibi kokar...Ben saçlarının ardına sakladığı kulak memelerine gizledim bildiğim tüm rüzgarları....’diye yazdığın bir not aklıma geldi de..Kimi kandırdın acaba? Hayatında yarım kalmışlığıyla bile avunabilen beni mi? Aylarca bir maske figürünün ardına saklamaya çalıştığın yüzünü düşündükçe ben utanıyorum.Yağmur, hak eden sevdalıların sıkıca birbirlerine sarılmış bedenlerine yağıyor. Bizden geçti farkında mısın? Hiçbir doğa olayı bizi seçmez artık bunu biliyorum.Tek başına yaşadığın bir zaferin daha var hüzün gözlüm.Övünebilirsin! Bir kış sabahı rastlamıştım sana..Günlerden Pazardı..Yıllar sonra yine bir Pazar günü, sana sesleniyor ellerim; tesadüfe bak! Bilirsin daha çok ellerimi konuştururum ben, yazdıkça rahatlarım.Cevaplayamayacağın hiçbir soruyu sormadım sana; yormak istemedim.Sen bunu da yanlış anlamışsındır Allah bilir. Nasıl oluyor da, varlığı yokluğundan kısa süren birini böylesi onurla yanı başımdan ayırmamışım ve nasıl oluyor da, hayatına giren diğer kadınlar gibi sana lanetler okumuyorum değil mi? Bazı şeyler bir anda anlam kazanıp, bir anda anlamını yitirmez ki. Kendinle övündüğün bir çok yönünü hatırlıyorum da, hiç biri en son konuşmamızda ki kadar iddialı değildi. ‘Ben kadınların yüreğini kabzederim..’demiştin. Tekeline aldığın ve saçma sapan bahanelerle terk ettiğin yıkık kalpleri, fanusunun dışında, korunaklı bir köşede mi saklıyorsun merak ediyorum! Zaafların uğruna vazgeçtiğin değerlerin bedelini nasıl ödeyeceksin? Ben, sana rağmen, kendimi neşelendirip, ömrümün her yudumunu kana kana içmeye gidiyorum. Yüreğimi temizledim kirli saadet numaralarından.
May 21 ANLATIYOR GİBİYİM
İclâl Aydın ‘Oysa ne çok şey anlatıyor gibiyim’ başlıklı yazısında ‘ Neden zaaflarıma yeniliyordum, neden tersini söylediğim halde olumsuz olanı barındırıyordum içimde, neden cesur olamıyordum kendi yaşamıma karşı, neden almam gereken acil kararları sürekli erteliyordum, neden kendimden uzaklaşıyordum?’ diye soruyordu kendine… Yatarak okuduğum yazıyı, masa başına geçerek okumaya devam ettim.
Bu soruların cevabını bulmaktan ziyade yazının devamını okumak istedim önce. ‘Neden beni yaralamak isteyenlere daha çok açıyordum sinemi?’ sorusunda irkildim.’Daha çok mutlu olmak için onlarca sebebim varken ben neden hesabını bitiremiyordum iç burukluğumun?’ satırının altını çizdim ve düşündüm.
Bitmeyen ve dinmeyen iç burukluğunun sebebi yaralanmış olmak değil midir? Acaba yaralayana olan zaafımdan mı yoksa acıya olan merakımdan mı yenilip tükendiğimi ilan etmiştim?
Okumaya devam ettim…
Yazının en can alıcı paragrafı :
‘Çünkü biliyorum ki öfke geçiyor. Bambaşka hallere bürünüyor duygular.Bir zamanlar uğruna ölürüm sandığın kişiler, olaylar, önemler, utançlar başka bir şeye dönüşüyor…Unutmak üzerine kurulu insan sistemi.Biraz susabilmeyi öğrenmek gerektiğini anladım.Kelimeler çok keskin, çok acıtıcıdır ve kan döker.Bense beni şaşırtacak kadar dövüşçü olup ortalığı kan gölüne çevirebilirim.Ucundan kıyısından ağzımdan çıkanların tesirini gördüğümden bu yana bunu çok tercih etmiyorum.Susulmuş, söylenmemiş çok şeyim var ömrüm boyunca.Oysa ne çok anlatıyor gibiyim…Her zaman frene bastım. Giderek daha çok basıyorum ve daha çok yoruluyorum.Arkamda yaralı bırakmak istemiyorum.Çünkü biliyorum yaralı insan tehlikelidir.’
Yazı bitince benim için artık hiç bir anlamı olmayanları düşündüm...
Öfkem geçeli epey zaman oldu. Bir zamanlar adına ille de aşk dediğim duygu bambaşka bir hale bürünürken içimdeki utançla önem yer değiştirmişti bile . Keskin kelimelerle kan dökmek yerine susmayı tercih etmemin bir nedeni vardı elbette…Ardımda yaralı bırakmak istemedim ilk defa.Tehlikesinden korktuğum için değil ilk kez böylesi yaralandığım için belki de.Oysa aylardır ne çok konuşuyor ve ne çok anlatıyor gibiydim söylenmemiş onca sözü üç noktayla saklamaya çalışırken…Frene basmanın ne kadar zor olduğunu ve yorulduğumu çok iyi biliyorum ama hiç pişman değilim. İnsan sisteminin unutmak üzerine kurulu olduğunuysa kabul ettim.
Şimdi hayata dair yine dimdik ayakta kalma, kan dökmeden ve can yakmadan yeniden başlama zamanı… Guguk Kuşu romanında şöyle bir pasaj vardı ‘Ben yaşarsam gerçekleri yaşarım eğer yaşamıyorsam ya da yaşanmıyorsa benim atlarım aç değil kimsenin samanını yemezler; ben sılama dönüyorum…’
Yani benim de atlarım aç değil ve kimsenin samanını yemeye asla tenezzül etmezler:)))))))
BİNNUR EDİSAN
HAFIZA KAYBI
Hayatımın bazı karelerini silmek ister miydim? Hiç yaşanmamış varsaymaktan, amiyane tabiriyle salla gitsin, mantığından öte bir şey dediğim.Kendi özel alanımızda aslında var olmuş bir kimliği sanki hiç tanımamış hatta daha önce hiç görmemiş gibi …
Silebilmek elimde olsa kimler olurdu o listede acaba? Hafızamın kıvrımlarındaki hangi dosyayı çağırdığımda ‘hata’ sinyalini almak isterdim mesela…Düşündüm de ne kadar ürkütücü! Hiç istemezdim. Sahip olduğu her şeye benim kadar heyecanla bağlı biri için sahiden çok ürkütücü.
Yüreğimdeki yangının karşısına geçip bir sigara yaktığım ve efkarlanarak geçmişimin cayır cayır yanışını izlediğim o zamanlarda bile -her şeye rağmen- hiç bir anıyı silmek istemedim.
'Şöyle korunaklı bir sığınağım olsa, o sığınaktan dışarıya hiç çıkmasam, çok uzun bir süre yalnız kalsam, hiç bir şey duymasam, hiç kimseden haber almasam, ama herkes sağ salim olsa... ' dediğim oldu elbette. Kimsenin bana acımasına fırsat tanımadan gitmeyi istemiştim evet ama unutmayı, yok saymayı değil...
Küçüklüğümde oyun oynarken yere düşüp dizlerim, avuç içlerim yara bere içinde kaldığında da hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkar oyuna devam ederdim.Arkadaşlarım acıyarak bana baktıklarında ‘acımadı ki’ derdim ısrarla.Acırdı oysa zırıl zırıl ağlamamı gerektirecek kadar acırdı hem de...O yaşlarda, yere düştüğüm an yanıma koşup dizimdeki yaraya üfledi diye terk etmiştim ilk aşkımı.Bir daha beni çağırmak için zilimize basma; çünkü seninle oynamayacağım artık! demiştim öfkeyle; merdivenlerden çıkarken ağlamıştım 'acıdı bana eşek!' diye diye…Büyüyünce de acıyan yanlarımı hep sakladım ben. Hiçbir zaman yüzümdeki o mağrur ifade silinsin istemedim. İçine atmak, denilen oyunu nedense en iyi oynayan hep bendim! Aşklarım oldu, kırgınlıklarım oldu, artık bunu kaldıramaz, diye düşünülen vedalarım oldu ama hep acımadı kiii, dedim.
Şimdi açıkça söylüyorum: Acıdı ve hep acımıştı!
Not: Aylar önce yazdığım ama bir süre yayında kaldıktan sonra sildiğim bir yazı ... Aslında boşluksuz yazılardan biri olarak kalsın istiyordum; ama bazı satırları değiştirsem de içeriğinden vazgeçemedim...
Umarım hafıza kaybına uğramayı hiç istemeyiz...
BİNNUR EDİSAN
April 06
GARDROBUMDA ÜTÜSÜZ KALMIŞ SATIRLAR
" Geceye kurban edilmiş bir karanlığa gözlerin miktarı bir umut yaktım. Sonra büyüdüm biraz. Sorma ne kadar büyüdün diye.. Sen kadar büyüdüm dün gece.. Ve bir türlü bitiremediğim önsözümü tamamlayıp, Lafzımdaki tüm alfabeyle söylüyorum; Seni bir Elif miktarı seviyorum..."
Çıplaktım adım miktarı / seni giyindim bolca..
Seni tanıdığım zamanlardı acıya tuz basışlarım. Gömleğimden sızan kan rengine benziyordu göğümün rengi. Sen yoktun ilkin, kıyısızlığın eşiğindeydi gözlerim..Yarım yamalak sözlerim, yamalı susmalarım vardı dudağı kuyulara dayanmış..Çıplaktım adım miktarı, üryandım yaralarından feragat edip kaldırımları yatak bilen. Yer edinemedi sözlerim dudaklarımın cografyasında, ölemedi yüreğim kendi infazının avucunda.Tam vazgeçmişken umuttan, tam da sözlerimi sırtıma vurmuşken düştün düş’üme..Yalnızdım kalıbım kadar seni diktim önsözüme. Yarımdım, seninle tamamladım acıkta kalan yanlarımı..
Seni tanıdığımda gardolabında ütüsüz satırların vardı. Ertelenmiş, geçiştirilmiş ya da zamana ötelenmiş rüyaların vardı..Karanlığa çaldığın lakin tutmamış bir sabah yağmuru vardı kirpiklerinde birikmiş. Kıyısızlık dururken yüzünde, dağların arsızlığı vurmuş sevda rengine..Kaybetmişliğin rengi siyaha çalarken, koynuna döşenmekteydi ayrılık trenlerinin gri sirenleri..Bir yanı üşümekteydi ellerinin, diğer yanı ise idam sehpasındaki urganı düğümlemekteydi..Seni tanıdığım zamandı, gölgelerin karanlığa başkaldırışı.
Biz ki acıya bağdaş kurmuş iki zamandık, susuşlara meyilli. Birbirine hiçbir zaman kavuşmayacak trenlerin tek suçlusuyduk. Sevdaya itham edilmiş romanların katili, yüreğinden sızan kanları susuz toprağa ifşa edilen iki hükümlüydük..Biz ki hüzne örülüydük..Sonra sırtlarımızı dayadık birbirimize. Kalabalıkların arasına iki kırık bedenle yürümektense; bir kız çocuğuna renkli balonlar alma suçuyla ölmeyi tercih ettik .. Kavganın ortasında, gölgenin avcuna, karanlığın sabahına bir filiz ekmeye yemin ettik biz..Günahlarımıza tövbe diye degil, Elif’in dilsiz duvağına dua saflığı katmak için aynı safa durduk. Ayak uçlarımıza dökülen gözyaşına biz umut ilave ettik ta ki bu iki beden bir canda vücut bulana kadar...Çünki bizim ekmeğimiz; hayata hüzün miktarı ölüm, ölüme bir dua miktarı hayat katmaktı. Başardık sevgili..Başardık..Kendi ayaklarının üzerinde durabilen sevdayız biz..
" Büyüdük lakin sen hala benim için saçları örgülü bir kız çocuğusun rüzgarın peşinde koşan "
Küçük bir kız çocuğu canlanıyor gözlerimde siyah- beyaz fotoğrafların şahitliğinde. Çocukluğuna dair tek bir resim olmasa da arşivimde, biliyorum ki o siyah- beyaz sinemasına hayat rengi katansın.Bilirim ki, gözlerine sirayet etmiş renklerden çıkarırım seni siyah - beyaz tonlardan.Onca çocuğun arasından saçlarındaki rüzgardan tanırım ben seni. Bilirim ki, örgülü saçlarına kurulmuştur dört mevsim. Şimdilerde iki yetişkiniz zamanın dudaklarında. Sırtı birbirine değmemiş iki sıradağdır omuzlarımız. Gözlerimizde iki tren garı beslenir, kirpiklerimizde kısır topraklar..Hadi imkansızlığın kanamasın dudaklarında..Kanatlan siyah-beyaz fotoğraflardan..Bizi bekliyor Elif diyen cicekler...Vuslat yakındır artık...
Ey hayat rengine bürünmüş gözlerimin sahibi,
Sırça bir köşke denk gelmese de düşlerimiz, biz yine de yürüyelim elimizde bir kutu çikolata ile. Gardolabında ütülenmeyi beklese de satırların, eselim bir deli rüzgarın peşinde..Durma sakın, sevdamızla daha nice yetim ceylanı emzireceğiz. Gülüşlerimizle kurulayacağımız o kadar ıslak kirpik var ki sakın duraksama..Ayakkabılarım ayağımda değil sevgili diye yorma kendini. Toprak ayakkabın olmuşken neye gerek ki uzun topuklu ayakkabıların..Koş hadi..Zaman Elif’in düş’ü değil mi..Yaşadıklarımız umudun ta kendisi değil mi ?
Özür dilerim ey yaraları tuz kokan sevgili,
Güya seni yazacaktım satırlara. Diz çöktüm lahfzımdaki dimağa lakin başaramadım yine..Anlatamadım yine..Anlamadığımdan çıkardığım, hiçbir sözcüğe emanet edemem seni. Seni ancak ben yaşarken yazabilirim dudaklarıma. Yüreğinin büyüklüğüne tekâbül eden anlam ancak benim nefesimde saklı...En iyisi Elif miktarı susmak. Bilirsin ki bir Elif miktarı susmak; sözcüklerin yetmediği yerden hayatı yaşabilmektir Tıpkı senle ben gibi..Şimdi ben sustum..Seni bana Elif anlatsın...
................ Yeşeren düşlere, Dudak kenarları Nisan sevinciyle dolan Elif niyetine.. Sustum... Sustuğum kadar sevilesin diye..
..............
Ey gözlerinde hayat bulduğum.. Verdiğin hayat miktarı gülümsüyorum
Ey yüreğindeki umutlara tutunduğum... Adın miktarı büyütüyorum seni...
Ey sevginle Elif’i soluduğum.. Aldığım nefes miktarı yaşıyorum seni..
Ey adına sustuğum, canına can diye susadığım.. Bir "Elif " miktarınca seviyorum seni ..
Beni en iyi sen anlarsın yine de hatırlatayım; Sustum.. Başımı eğdim sana.. Sağ elimi sol göğsüme götürdüm... Seni sevdiğim için.. Senin tarafından sevildiğim için.. Koca bir "eyvallah"....
" 8 Nisan’a verebileceğim en büyük hediyem; yüreğimdir. Kabul eyle..."
Alıntıdır
İSMAİL SARIGENE
March 08 Üç Damla Yaş İle Ölen Adam
Kapatırken gözlerini ölüme sessiz ve kabullenmiş üç damla yaş indi tenden toprağa.Toprakta üç damla, üç ayak izi geçmişini yalana kaptırmış adamdan arta kalan.Yaptığı hiçbirşeyden sorumlu tutamazdı hayat onu çünkü yok saymıştı doğduğu ilk gün gözlerini. Sığınacak masallar aradı durdu masal anlatacak yaşa gelene kadar, kendi masalını yazmaya kalktı sonunu bilmeden bu cüretinin. İki masal yazdı biri ,hüsran biri ölümle biten... Hüsrana adını, ölüme karanlığını verdi. Karanlık gecelerde hep aynı soruyu sordu nerede yapmıştı ilk hatayı, ilk yalanı kime söylemişti kendine mi kendini kaybettiği ceylanın gözlerine mi? İlk vuruluşu, ilk vuruşu nasıl olmuştu?.. Küçük bir çocuk gözlerini yatırınca uzaklara ağzından her döküldüğünde ismi, yüreğinin bir yerindebir kanama başlardı. Nedendir bu kan kaybı bulamadı, o sadece kanadı...Ne yarasını aradı ne sardı.O hep kanadı ve kanattı. Artık hayatın göğsünde eczasız bir yaraydı.... Hiç bir şehirden hiçbir evden ardına bakmadan çıkıp gidemedi hep esir kaldı hep esir etti ardında barakamadıklarını kendine. Kendince ağladı kendince güldü . Hayatın içinde yoksayılmış, itilmiş ve hatta kendini varlığın dışına itmiş biri olarak vazgeçmedi yalanından, yaşıyorum sandı oysa sessizce yummuştu gözlerini ardında üç damla gözyaşı bırakarak . Ardından kimse ağlamadı çünkü kimse farketmedi yokluğunu..... Hep eski bir fotoğrafın cansız griliğinden baktı gözleri, elleri hep kimsesiz ve çaresiz kaldı kalabalıklar arasında. Dudaklarındaki kiri silemedi hiçbir su, hiç bir mendil, hiç bir gül yanaklı bebe, karardıkça karardı bahtı gibi dudakları. Oysa ötelerden hep uzandı ona susuz çiçeğin narin ve hasta boynu, her çağırmasında adını uzandı kapandı üzerine , korurum sandı onu ondan, uzaktanda olsa anlarım sandı, bilmedi onun her çağrışının boynuna inen bir bıçak olduğunu . Boynu vuruldu, o vuranına vurgundu...Ne güneşi görüyordu gözleri ne teni bir damla suyu, varsa bıçağı varsa vurulmuşluğu....Aldandı,aldandıkça ve aldatıldıkça adandı.... Üç damla ile kendini hiçe veren adam ... Dudakların sana küsmekte gözlerinde bir ölünün son nefesi nedendir hala kendini altdatmaların. Nedendir ne içindir bunca kirin pasın....Bıçağına vurgun çiçeğin kanında arın.Arınki yarının olsun, gülsün gülünün gözleri, cennet bahçesinde gül olsun...Arın ki yaşamayanların yaşasın yaşatılsın...Çiçek tomurcuğa dursun....
Burcu İncesu
Biz Geç Kalmış Yaşamlara Açtık Gözlerimizi CÜMLELERİN ADINDA GİZLENEN,AYRINTISI UFAK HAYATLARA…
Gidişlerimiz,dönüşlerimiz ve sonu hiç gelmeyen yollarda geçen kırgın zamanlarımız oldu bizim.Gençliğimiz bir kanadı kırık o zavallı kuşa yardım ederek geçti. Biz bir kuşa verirken tüm şefkatimizi içimizdeki tüm kuşlar uçtu gitti…
Gidişlerimiz,dönüşlerimiz ve sonu hiç gelmeyen yollarda geçen kırgın zamanlarımız oldu bizim.Gençliğimiz bir kanadı kırık o zavallı kuşa yardım ederek geçti.Biz bir kuşa verirken tüm şefkatimizi içimizdeki tüm kuşlar uçtu gitti…
Hangimiz giderken,ardında bıraktıklarına ağlamadan baktık,içimizde büyüyen aşkı yaban bir hırs uğruna hiç düşünmeden bir kenara bıraktık.Korkulara esir olmak, tutkulara esir olmaktan hep daha öne geçmedi mi? Gençliğimize ördüğümüz duvarları hep bir yanımızın bilinmeyen bir zamanda yıka2637429lget4.jpgcağını düşündük.Vakit geçecek,biz büyük insanlar olarak büyük bakacaktık diğer insanlara.Yanılgılarımız bir tecrübe,geçen zaman rahat bir yaşam için gidilen yolun kuşbakışı çizilmiş bir haritası olacaktı.Aynada yüzümüze bakan kişi omuzları dik,kaşları çatık ve bilen gözlerle izlerken bizi içimizde büyüyen gururun yakıcı rengi, yüzümüze daha bir güven verecekti.Kazanmalıydık,büyük yarışlarda büyük madalyalar takılmalıydı boyunlarımıza ya da en önde biz olmalıydık -saçmalığını çok sonra anlayacağımız- o anlamsız zamanlarda,koşmalıydık daha hızlı olmalıydık ve daha hızlı tüketmeliydik hayatın içimize verdiği hayat kaygısını.İyi bir yaşam uğruna düşlerimizi saklamalıydık mesela,çünki gidecek daha çok uzun yolumuz vardı bizim ve ardımızda bıraktığımız kanadı kırık bir kuş… Gidişlerimiz ve dönüşlerimiz.Geçen zaman hızla alırken gözlerimizdeki masumluğu ve aynı hızla değişirken biz,kaç kez dönüp baktık ardımıza.Kaygı denen kemirgen geceler boyu ufak ufak yok ederken hayallerimizi uykularımızın bölündüğü oldu mu hiç? Olmadı… Biz aynada büyüyen gururumuzu izlerken bizi izleyen gerçek yüzümüz hergün biraz daha küstü bize bu terk edişin çok sonraki bir zamanda canımızı yakacağını bile bile gitti.Gözlerimizi bürüyen o rengi kırmızı hırs zamanla pişmanlığa verirken kendini yaşanamayanlar ardımızda bıraktıklarımız ve yüzünde kırışıklık,saçlarında beyaz olmayan gençliğimiz çok önce dediğimiz zamanlarda kaldı.Artık çok geç diye fısıldadığımız o asıl yüzümüz ve herşey.Her şey için çok geç. Sonu mutlu biten hikayelere inanma yaşımızın çoktan geçtiğini anladığımızda,bedenimizin o sol yanındaki ağrıyı duyduk her birimiz.Çabaladığımız bu hayatın hafife aldığımız insanlarınki gibi sonlanacağını anladığımızda yürüdüğümüz yolda dondu adımlarımız ve öylece kalakaldık.Yalnızlık adı verilen o kara boşlukta diz üstü çökmüş,elleri gözlerinden akan yaşları silen bir ruhu bulduk karşımızda inanmak istemediğimiz bir geçmiş öyküsünün en baş kahramanı olarak yazıldı adımız pişmanlığın başına. O geceler boyu başında beklediğimiz,acıdığımız ve şefkatimizin tek sahibi olduğunu anladığımız, kanadı kırık kuşun aslında kendi yüreğimizden başka bir şey olmadığını çok sonra anladı ruhumuz.İçine düştüğümüz o karanlıkta keşkeler çaldı demir parmaklıklı kapıyı “keşke” dedi içimizin küçük çocuğu “keşke bıraksaydın da diğer kuşlarla beraber kırık olan yerlerini iyileştirebilseydi yüreğin” Uzun bir rüyanın sonu olduğunu anladığımıza.Gözlerimizi açtık içimizde kapanması imkansız yaraların sızısını duyduk ve yine sustuk.Bu kez o duymazlıktan geldiğiniz ses çığlık çığlık büyüdü gecemizde.Hayatımızın bulutları aralandığında aynadaki yüzümüz çökmüş,ağlamaklı o terk eden bize döndü ansızın, tüm kırgınlığını unuttu titreyen ellerimizi tuttu.Geç kalınmış tüm zamanlar adına omzumuza yasladı yaşanmışlığı sonra ağladı, ağladı…
SİNEM SEMERCİ
|