ONUR's profileANDROMEDAPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    September 28

    ETME-YILMAZ ERDOGAN-MEVLANA

    ETME

    ( Şems’in gidişinden sonra Hz. Mevlana’nın dilinden dökülen sözler )

    "artık burda durulmaz "der dostuna; acıtmaya başlamıştır gül bahçesini,dikenliklerden atılmaya başlayan taşalar ;

    Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme
    Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme


    Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
    Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme

     

    Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
    Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme

     

    Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
    Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme

     

    Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
    Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun etme

     

    Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
    Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun etme

     

    Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
    Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun etme

     

    Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
    Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme

     

    Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
    Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun etme

     

    Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
    O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun etme…

    Bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
    Huzurumu bozuyorsun sen mahvediyorsun etme

     

    Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
    Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun etme

     

    İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
    Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme!!

    OKUYAN-YILMAZ ERDOGAN

    May 31

    Tükeniyorum Rabbim / ALINTIDIR

     
     
     
    بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم



    Tükeniyorum Rabbim! Yalnız kaldığımı düşünüp, varlığının her an, her noktada tezâhür ettiğini, beni devamlı koruyup gözettiğini, gönlümden geçenlere dahî cevap verdiğini unuttuğum zaman, “Rabbim” demeyi unuttuğum an tükeniyorum!

    Diriliyorum Rabbim! Sana yaslandığım, Sana güvendiğim, Sen’inle başlayıp, Sen’inle devam ettiğim, tüm işlerimi Sana havâle ettiğim an!

    “Ne güzel Dost’sun” dediğim zaman diriliyorum.

    Tükeniyorum Rabbim! Tüm sevdiklerimden; anne-babamdan, cânandan, ten kafesindeki cândan daha yakın olduğunu bilerek, ellerimi Sana açmayı, Sen’den netice, Sen’den çâre beklemeyi unuttuğum zaman!

    “Bu dertler neden bana?” dediğim an tükeniyorum.

    Diriliyorum Rabbim! Havayı soluyup Sen’inle dolduğum, gözümü açtığımda Sen’i bulduğum, en sağlıklı irtibatı Sen’inle kurduğum, tüm dünya bana küsse de Sen’in dostluğunu ümid ettiğim an! “Kahrın da hoş , lütfun da hoş” dediğim zaman diriliyorum.

    Tükeniyorum Rabbim! Hayat enkâzı altında kaldığımda, çekiç misâli zaman beynime vurduğunda... Hayal, ideal diye, küçük hedefler peşinde koştuğumda... Dünya meşgalesine dalıp, bir cenneti, bir azabı, bir de ölümü unuttuğumda...

    “Beni affet” demeyi azalttığımda tükeniyorum.

    Diriliyorum Rabbim! Yandığımda Sen’inle söndüğüm, Seni hatırlayıp rûhumu güldürdüğüm, O sırlı gücünden kuvvet aldığım, Sen’inle yürüdüğüm, dua ederek Sen’inle konuştuğumda... İçimdeki tüm ırmaklar sana kavuştuğunda... Ruhum kitabın ve secdenle buluştuğunda… “Ya Rab, bırakma ellerimi” dediğimde diriliyorum. Yeniden cânlanıyor, cânıma cân katıyorum! Cânımda Sen’i buluyorum! Sen’inle huzur doluyorum!

    Dirilişlerim, dostluğunun tercümesidir. Sen’i yâr bilişimin, yoluna serdâr oluşumun, sözlerinle hemhâl oluşumun işâretidir. Dirilişlerim, sana açılan tüm kapıların anahtarıdır... O kapılar önünde gösterebileceğim en güzel beraattır. Dirilişlerim, tüm yangınlardan firar edişim, sonu olmayan bir tebessümdür! Ruhumun ebedî dosta, yegâne vuslata ilerleyişidir. “La ilâhe illallâh”, Sen’den başka yok ilâh diyerek, kendimi Sana emânet edişimdir.

    Durdur tükenişimi. Kabul buyur dostluğuna. Dirilt beni Rabbim!..




    May 07

    AYNA / Aslıhan Aliyazıcıoğlu

    AYNA

    Gizli yüzlerin arasında

    Saklamayı beceremediğim

    Aynalarım var

    Tutarım

    Kamaşır kalbiniz

    Nerdedir

    Derinliklerde çıkarmaya üşendiğiniz merhametiniz

    Deliyim ben

    Çıkar tanımaz özgüvenle yıkarım üzerinize duvarları

    Ezilirsiniz

    Yok ediciniz olurum vicdanız da

    Silerim yalın olmayan hallerinizi

    Anlamazsınız ne olduğunu

    Kustuklarımdan hangisinin içinize dolduğunu

    Seçemezsiniz

    Algı yoksunluğu içinde

    Utanmazsınız

    Yüzünü güneşin bile  parlatamadığı sokak çocuğuna

    Yaklaşmazsınız

    Yolunuzu değiştirirken üzerinize sıçrayan çamuru

    Görmezlikten gelirsiniz

    Kirli ruhunuzda

    Karşılığı olmayan sözcükler biriktirirsiniz

    Adressiz gülüşmeler gönderirsiniz, bana yansımayan

    Ben sizden değilim

    İçinizde varlığımı barındırırken

    Gönül alemim tel örgülerle çevrili

    İçeri giremezsiniz..

    Gizli yüzleriniz için saklamayı beceremediğim aynalarım var

    Tutarım yüzünüze

    Kamaşır gözleriniz…


    ALINTIDIR




    SENDEN SONRA/Aslıhan Aliyazıcıoğlu


    SENDEN SONRA

    Yanılgım en büyük yanılgım

    Cam kırıkları üzerinde yaşadığım aşk tufanım

    Yeni yolculuklara saldırdım senden sonra

    Çoğalmalar adına
    Dehlizlerden geçtim kentin

    Anıların arasında nadasa bırakılmış hayallerin sesini dinledim

    Benzerlerine rastladım
    Rastlantıları benzettim

    Sonu esaretle biten aşk öykülerine uğradım;

    Ülkemin özgür kalmış çoğrafyalarında

    Okumayan bilmez, gezen orospu olur

    Konulu müzaharelerden geçtim.

    Yedi cüceleri gördüm metropolün ormanında.

    Büyük bir itinayla cadı avına çıkmışlardı,

    Birbirlerinden şüphe ederek

    Şüpheleri; prensesin uyanmış olabileceği ihtimaliydi

    Prenses uyanırsa cadıya dönüşüverecekti

    Ve herkese verecekti sihirli kırmızı elmasından bir ısırık

    Gördüm cücelerin telaşını, geçtim içlerinden

    Delilik elbisemi giydim üzerime;  en erdemli halim

    Beyaz kadınları gördüm ve kollarına girmiş pinokyoları

    Toprakta yerini sağlama almayan ağaçların içini marangozlar doldurur

    Ve süper marketlerin hediyelik eşya reyonunda

    Gelişigüzel  satışa sunulur.

    ''Tezgaha düşmedi henüz bu tahta oyuncaklar

    Kelepire düşünçe daha da ucuzlayacaklar

    O zaman alırsın bir yerine beş tane

    Bu ablalar yeni oyunlar bulacaklar''  dedi mendilci küçük kız

    Tuhaf şey geceleri sokakta uyurken

    Çözmek hayatın sosyolojik şifresini

    Ergen olmamış bir aklın refakatında

    Hayretlendim, aldım uykumu ve rüyalarımı

    Yoluma devam ettim.

    İnançlı evlerinde kibirle ne kadar azaldıklarını

    Ne kadar çoğalabildiklerini gördüm.

    Tanrı gölgelerinin

    Çelişkiyle silüetimi düşürdüm tapınaklarına

    Sonunda , vazgeçtim
    Gittim günahlarımı çıkardım,  kentin aylaklarına

    Geceydi ve gidilecek çok yer vardı bu hikayede

    Odalarına girdim yerilen,  yenilen kadınların

    Çığlık çığlığa kadınları gördüm büyük sessizliklerinde

    Ne kadar çoktu kalabalıktı her biri kendi içinde

    Düşünçelerinde kentin yargıları

    Teslim etmeyip anahtarını gizli mabetlerinin

    Bekaretlerini saklayıp tendeki siyah noktada

    Yanlızlığını bozduran kadınları gördüm.

    Tek kişilik sevişmelerden çoğalmalar olmayınca

    Her kadın kendinden gebe kalırmış

    Her aşk bir orospu doğururmuş

    Sonucu ile yürürken şehrin caddelerinde

    Geçtim ikiyüzlülüğünden cücelerin

    Beyaz kadınların , tanrıların ve solukladığım çağın

    Çok gezmenin toplumsal etiketlerini çıkarttım üzerimden

    Soyundum, çırılçıplak

     Gecede kaldım...

                                            


    2004/ Aslıhan Aliyazıcıoğlu


    ALINTIDIR



    Özkök'ün yazısı katliam köyünde mezar taşında

    Özkök'ün yazısı katliam köyünde mezar taşında

    'Her erkek o bedeli ödeyecek' Özkök'ün yazısı katliam köyünde, bir mezar taşının üzerinde görüntülendi.

    ERTUĞRUL ÖZKÖK'ÜN YAZISI

    İNSAN, hüzünlü bir mezar taşının üzerinde kendi yazısını görünce tuhaf oluyor.

    Öğle saatlerinde Faruk Bildirici aradı.

    Mardin’de katliam yapılan köyden arıyordu.

    "Mezar taşlarından birinin üzerinde sizin yazınız var" dedi.

    "Ne yazısı" dedim.

    "’Her erkek o bedeli ödeyecek’ başlıklı bir pazar yazınız. Fotoğrafını çektik geçtik" dedi.

    Fotoğrafa baktım.

    Alelacele açılmış mezarın başına dikilmiş taşın üzerinde benim yazımın bulunduğu Hürriyet sayfası duruyor.

    Belli ki, özel olarak o yazı seçilmemiş.

    Herhalde, mezar taşı dökülürken, altına bir gazete serilmiş.

    Tesadüf ya, o da Hürriyet’in bir sayfası.

    O sayfada benim yazım var.

    * * *

    Ama bu kadarı da tesadüf olur mu?

    Yazımın başlığına bakın:

    "Her erkek o bedeli ödeyecek."

    Bir köy düşünün ki, başka bir köyün erkekleri, bir kız uğruna o köyde katliam yapmış ve 44 kişi hayatını kaybetmiş.

    Dozerler, anonim çukurlar kazar gibi mezarlar açmış.

    O mezarlardan birinin başına dikilen mezar taşında o yazı.

    Sanki ilahi bir güç, o köyün erkeklerine, Türkiye’nin bütün hoyrat erkeklerine ilahi bir mesaj veriyor.

    "Ey siz hoyrat, ceberrut, ilkel erkekler. Bunları yaparsanız, hepiniz o bedeli ödeyeceksiniz."

    Yazım eğer böyle ilahi bir mesaja hizmet etmişse ne mutlu bana.

    Tesadüf mü?

    Kader mi?

    İlahi bir mesaj mı?

    * * *

    Oysa o yazıyı 17 Şubat 2008 günü, aynanın karşısında saçlarını toplayan Simon de Beauvoir’ın fotoğrafı üzerine yazmıştım.

    Şöyle demiştim:

    "Hangi erkek, hayatının bir gününde, bir anında bunu yaşamamıştır.

    Aynanın önünde çırılçıplak saçlarını toplayan kadın.

    Simone de Beauvoir.

    Efsane Sartre’ın efsane kadını.

    Ve hangi kadın, bir erkeğin ve bir aynanın önünde saçlarını arkadan toplamamıştır.

    Önce mi, sonra mı?

    Yattıktan sonra mı, yoksa kalktıktan sonra mı?

    Gece yarısı mı, yoksa sabah mı?

    Ne önemi var.

    Hangi kadın aynanın önünde saçlarını toplarken, ona áşık bir erkeğin hayran gözlerini, gövdesinin her santimetrekaresinde hissetmemiştir?

    Ve hangi erkek, kadınına o hayran bakışları esirgemiş, o gövde karşısında kaybetme korkusunu yaşamamıştır?"

    Erkeğin ezeli ve ebedi korkusu.

    Áşık olduğu, gövdesini tutkuyla seyrettiği kadını kaybetmek.

    O korkuyu anlatan yazının bu mezar taşında ne işi olabilir?

    Ne diyeceksiniz, kader işte.

    Kader bazen, böyle bir yazıyı, ilahi bir mesaj gibi insanın başına çalıyor.

    Anlıyorsunuz ki, her erkeğin kaderini kadın tayin ediyor.

    Kadınınkini de, kaybeden veya sahip olamayan erkek.

    Töreyle medeniyeti, uygar insanla cahili de işte bu tutku birleştiriyor, bu tutku ayırıyor.

    * * *

    Kaybetmek, sahip olamamak korkusu, herkesin yakasına yapışabiliyor.

    Ama öldürmek, yok etmek, baskıyla mani olmak, zorla sahip olmak, başkasına yar etmemek...

    Töre dediğimiz, yerin dibine batasıca o ne idüğü belirsiz şey, sadece cehaletin değil, erkek korkaklığının da kılıfıdır.

    Medeni erkek bilir ki, kadın başlı başına bir varlıktır ve eğer sizi bırakmışsa, tekrar kazanmaya çalışırsınız.

    Kazanamıyorsanız, yapacağınız tek şey vardır.

    Kadere boyun eğmek. Yani kendi kuytunuza çekilerek, o bedeli, o kefareti ödemek.

    Zaten yazımın başlığı da onu söylemiyor mu?

    "Her erkek o bedeli ödeyecek."



    April 05

    Three Days Grace - Never Too Late

      
     
     
    Three Days Grace
    This world will never be what I expected
    Bu dünya hiçbir zaman beklediğim olmayacak

    And if I don't belong
    Ve ait olmasam

    Who would have guessed it
    Kim tahmin edecekti

    I will not leave alone
    Yalnız gitmeyeceğim

    Everything that I own
    Sahip olduğum her şey

    To make you feel like it's not too late
    Sana çok geç değilmiş gibi hissettirmek için

    It's never too late
    Hiçbir zaman çok geç değil


    Even if I say it'll be alright
    İyi olacağını söylesem de

    Still I hear you say you want to end your life
    Hala senin hayatını sonlandırmak istediğini duyuyorum

    Now and again we try
    Şimdi ve yeniden deneriz

    To just stay alive
    Sadece hayatta kalmaya

    Maybe we'll turn it around
    Belki her şeyi değiştireceğiz

    'Cause it's not too late
    Çünkü çok geç değil

    It's never too late
    Hiçbir zaman çok geç değil


    No one will ever see this side reflected
    Kimse bu tarafın yansıdığını görmeyecek

    And if there's something wrong
    Ve bir şey yanlışsa

    Who would have guessed it
    Kim tahmin edecekti

    And I have left alone
    Ve yalnız gittim

    Everything that I own
    Sahip olduğum her şey

    To make you feel like it's not too late
    Sana çok geç değilmiş gibi hissetirmek için

    It's never too late
    Hiçbir zaman çok geç değil


    Even if I say it'll be alright
    İyi olacağını söylesem de

    Still I hear you say you want to end your life
    Hala senin hayatını sonlandırmak istediğini duyuyorum

    Now and again we try
    Şimdi ve yeniden deneriz

    To just stay alive
    Sadece hayatta kalmaya

    Maybe we'll turn it around
    Belki her şeyi değiştireceğiz

    'Cause it's not too late
    Çünkü çok geç değil

    It's never too late
    Hiçbir zaman çok geç değil


    The world we knew
    Bizim bildiğimiz dünya

    Won't come back
    Geri gelmeyecek

    The time we've lost
    Kaybettiğimiz zaman

    Can't get back
    Geri dönemez

    The life we had
    Sahip olduğumuz hayat

    Won't be ours again
    Yeniden bizim olmayacak


    This world will never be what I expected
    Bu dünya hiçbir zaman beklediğim olmayacak

    And if I don't belong
    Ve ait olmasam da

    Even if I say

    Even if I say it'll be alright
    İyi olacağını söylesem de

    Still I hear you say you want to end your life
    Hala senin hayatını sonlandırmak istediğini duyuyorum

    Now and again we try
    Şimdi ve yeniden deneriz

    To just stay alive
    Sadece hayatta kalmaya

    Maybe we'll turn it around
    Belki her şeyi değiştireceğiz

    'Cause it's not too late
    Çünkü çok geç değil

    It's never too late
    Hiçbir zaman çok geç değil

    It's not too late
    Çok geç değil

    It's never too late
    Hiçbir zaman çok geç değil

    Three Days Grace - Never Too Late
    Yükleyen thunderking85


    February 26

    Kutsal / NECAT DİLACER

     
    KUTSAL
     
    İnanılan
    Düşünülemeyen
    Korkulan

    ‘Şimdi’nin genetik haritasında fahişe bir gendir kutsal kelimeler

    Kelimeler ‘kutsal’a ölümsüzlük ve ölüm sağlar
    Kelimeler ‘kutsal’ı yeryüzüne indirir
    ve
    Kutsal ne varsa düşmanıdır insanlığın
    Kutsal ne varsa sahibidir insanlığın

    Kutsal, kullanılır
    Kutsal, yaratılır
    Kutsal, çiğnenir

    Kutsal, bazılarını sınırlar
    Kutsal, bazılarını öldürür
    Kutsal, bazen korur

    Kutsal, ancak ve ancak kelimelerle anlam kazanır

    Kutsal dediğimiz her şey; bir gün en büyük düşmanımız olacak. Ya da o gün anlayacağız gerçek düşmanımızı…

    Kutsal, tek kelimeyle YARATILANDIR.
    Ama yaratılan KUTSAL değildir…

     

    Alıntıdır


    December 04

    Ecce Homo / NİETZSCHE

    ECCE HOMO 
     
    Evet, biliyorum nereden geldiğimi
    Daim aç bir alev gibi
    Yakıp tüketirim kendimi
    Işığa döner anladığım herşey
    Geride bıraktığım ne varsa kül
    Ateş benmişim demek ki

    Friedrich NİETZSCHE

    YALNIZ / Nietzsche

     
     

    YALNIZ

    Haykırışan kargalar
    Darmadağın uçuşuyor kente doğru.
    Neredeyse yağacak kar
    Yeri yurdu olana ne mutlu!

    Donmuş kalakaldın,
    Hanidir gözlerin arkada!
    Boşuna kaçışın, ey çılgın,
    Kıştan uzaklara!

    Dilsiz ve soğuktur binlerce çöle
    Açılan bir kapıdır dünya!
    İnsan senin yitirdiğini yitirse
    Bir yerlerde duramaz bir daha!

    Sen şimdi solgun, sarı
    Kış gurbetlerine lânetli,
    Hep soğuk gök katlarını
    Arayan bir duman gibi.

    Uç git, kuş, söyle ezgini
    Issız çöl kuşlarının sesiyle!
    Göm, gizle, ey çılgın, kanayan kalbini
    Buzların, alayların içine!

    Haykırışan kargalar
    Uçuşuyor kentten yana, dağınık;
    Neredeyse yağacak kar
    Yeri yurdu olmayana çok yazık!

    F. Nietzsche
    (çev. Behçet Necatigil)

     

    Nietzsche

    Yalnız Kalan Kadınlığım / Aleyna Fatma Erdem

     

    Yalnız Kalan Kadınlığım...

    Artık koca bir kadınım, üzerime giydiğim günleri, uykumdan uyandığımda yalancılığımla övünüyorum, galiba bu hayatta verebileceğim tek şeyim dürüstlüğüm, kucağına oturup bana hikâyeler anlatan babamdan yadigâr... Yalancı olan sadece gözlerim ve ben o yalancılığı benim sandığım diğer yanımdan öğrendim.

     

    Tanrı kaç çeşit insan yaratır? Ve kaç çeşit insanın ruhu ruhuma değer?

    Çocukluğumu özlüyorum, bir bebek için saatlerce ağladığım o gözyaşları, saçma sapan kurduğum cümlelere cevap beklerken aslında ben en çok babamın kucağına oturmayı sevdim sonra da bebeklerimi...
    Böyle bir şey değil miydi hayat? Ruhuma kurulup sonra da bebeklerimi çalıp gitmiyor muydu benden...

    Küçüklüğüme dair hiç bir kalıntı yok bu bünyede, ellerim ojeli, gözlerim yalancı baharları saklıyor...
    Zaman beni kirletti. Ellerime bulaştırdım tüm çamurları, akıttığım mavililikleri.
    Mevsimlere dair bir tek sonbaharı öğrenebilmişim, meğer ben ne çok şeyi atlamışım, silik silik zamanları önüme dizip kendimden korkup kaçmışım...
    Çocukluğum unutuldu gitti, kadınlığımla baş başayım.

    Yediğim tokattı uyanmama sebep olan!
    Hayatıma aldığım kaç erkek oldu? Kaçını uykumdan bile daha çok sevdim? Kaçının arkasından ağladım, kaçı için tırnaklarımı kanattım? Üç beş yedi on...

    Kandırma kendini artık!

    Artık koca bir kadınım, üzerime giydiğim günleri, uykumdan uyandığımda yalancılığımla övünüyorum, galiba bu hayatta verebileceğim tek şeyim dürüstlüğüm, kucağına oturup bana hikâyeler anlatan babamdan yadigâr...
    Yalancı olan sadece gözlerim ve ben o yalancılığı benim sandığım diğer yanımdan öğrendim.

    Bu sabah uyandığımda dar koridorlu, beyaz panjurlu evde yoktum, büyüdüğüm evimden çok uzaklarda olduğumu ve artık benliğimin ne kadar değişip başka bir insan olduğumu anladım, oysa gördüğüm rüyalar güzeldi, kıyamet değildi uyanışlarıma, gözlerim bir eksik uyandı bugün ve yüzümdeki gülüşlerimin eksildiğini fark ettim! Oysa beni güzel yapan gülücüklerim değil miydi? Uzaklardan gülücüklerime ağlayan olmadı mı hiç?
    Yazdığım tümceleri yıllar sonra açıp okumaya başladım.

    İntihar koktu her yer, perdeler uçuştu, duvarlar sanki beni suçlar gibiydi başımı döndürüyordu. Aptal bir doğrunun peşinden koştuğumu ve doğru bildiğim yanlışların sayısını sayamıyorum çünkü saymayı bilmiyor dudaklarım üzgünüm.
    Tanrının meleği olmayı diledim şimdi, beyaz kanatlarıma kan sıçramasın dedim
    Yüzüm yoktu ki…

    Geriye dönsem bin azar kalsam bin kahır!

    Bu şehir midemi bulandırıyor artık, içinde daha da küçülüyorum, savunmasız kalıyorum çünkü kanatlarım yok Tanrının meleği değilim.

    İnsan kaç farklı maske takar yüzüne? Kaçını kötülük için kullanır?

    Bunca yıldır gidenleri hiç sevmedim, hep düşman oldum ardından, yüzüne kapıları çarpıp küstüm. Verdiğim en büyük ceza yüzümü göstermemekti, hiç bir yalvarışa kin akmadım...
    Tertemiz insanları önüme dizdim, geceyi siyahtan ayıran ve tüm bu kıyametlere sebep olan ruhu getirin bana dedim, hayattan daha kötü davranacaktım, ellerimle susturacaktım o’nu, zorlada olsa dinletecektim o'na kendimi...

    Meğer çırpınmak boşaymış, zaman kahpeymiş, iyilik kalmamış dudaklarda, bilindik şeyleri silmek kolaymış başka ruhlarda, ruhunu dokundurmak adet olmuş milletimizde, şeref kalmamış büyüklerimizde, bilindik tüm sözler, delinin ağzından çıkan cümle olmuş...

    Yâr gitmiş...
    Giderken siyah gömlek bırakmış yalnızlığıma.
    Ölüme karışmış.

    Şimdi öksüz ve yetimliğimle sildiğim onca tümcelerin, bir kopyası daha olabilme ihtimalini arıyorum, bulamıyorum! Ve bir daha duyamayacağım o sesleri koynuma alıp yüreğimin en derin yerinde saklıyorum…


    O küçüklüğümde kalan babamı ve ruhumu ruhuna değdiren, diğer yanım olan
    Siyah gömlekli adamı özlüyorum.

     

    Alıntıdır

    Aleyna Fatma Erdem



    October 15

    Bana Dağları ve Göçebeliği Anlatma / Pelin ONAY

     
    Bana Dağları ve Göçebeliği Anlatma
     
    Kaz dağının eteklerindeki çocuk yatağımdan ayrıldığımdan beri alışamadım şivesi bozuk söylemlerin delirten yabancılığına. Yoksa dağlarda doğdum. Sen şimdilerde o güzelliği içerken, ben yedi yaş kollarımın direnciyle, kaynak sularının içinde çocukluğuma kulaç atıp, doğayla sevişiyordum. Türküler dinliyordum dağ köylerinde inceden ince, yana yakıla. Sahi, çocuk aklımla dağda yaşamak için evden kaçtığımda, beni bir çobanın sürüsünü otlatırken ormanda bulup getirdiğini söylemeyi az daha unutuyordum.

    ...bana dağları ve göçebeliği anlatma...

    Maden ocaklarında kaybettim renkli tokalarımı. Göçük altında kalan ustalarıma ağladım. Bir çocuktum bende, babalarını bekleyen diğer çocuklar gibi. Onlar kavuşamadığı içindir belki, ben de babama hep uzak kaldım.
    Fırlattı ve sürükledi deli bir fırtına bedenimi caddenin tam ortasına. Çöp adamın çöp kızı gibi bir şeydim. Yüzünü hatırlamadığım bir amca kurtardı beni. O amca peşimden koşup yakalamasaydı, rüzgarın uçurup da bir arabanın önüne attığı küçük bir bedendim şimdi.
    Garsonları çileden çıkartıp, koştururdum ardımdan. Sakin durmak yaradılışıma tersti sanki. Ne zaman ortadan kaybolsam, beni ya sahnede ya da diğer masalara şarkı söylerken bulurdu ailem. İnsan yedisinde neyse öyle devam ediyor ya, hala delicesine tutkunum şarkılara ve onları dillendirmeye. Ve hala daha beni şarkı söylerken buluyor dostlarım ortadan kaybolduğumda. Şarkılarım en çok da, mutlu geçen çocukluğumun, dağ yamaçlarında yaşayan dingin kahkahalarına.

    ...bana dağları ve göçebeliği anlatma...

    Demir parmaklıkların ardından kokladım can parçamı. Küçüktüm, o hep gülümserdi, ben mutlu sanırdım. Elleriyle yaptığı yanık tabloları gönderirdi bize, tablodaki çocuk ağlardı, ben susardım. Bilemezdim o zamanlar içindeki çocuğun ağladığını. Şimdi biliyorum ve susamıyorum artık. Suskulara çelme taktım.

    ...bana dağları ve göçebeliği anlatma...

    Parçaladı avucumu avucum kadar bir şişe. Kanadım ve bağırdım, toparlarken elimi doktorlar. O zaman anladım sanırım, küçük şeylerin bile büyük acılar verebileceğini. Öğrenmek istemiyordum, öğrendim. Yine de çıkartamadım hayatımdan küçük mutlulukları, çok sevilmemeyi bu yüzden istedim. “Çok” ile başlayan hiçbir şey mutlu etmedi beni. Belki de bu yüzden hep yollara düştüm. Otobüslerin buğulu camlarına yazdım özlemlerimi, her seferinde tamamlayamadan uyuya kaldım. Muavinler ne istediğimi sorarlardı, ben her zaman huzur demek isterdim. Yollar uzayıp giderdi, ben asıl huzurun içimde olduğunu bildiğim halde, yolların sonunu şoförle beraber beklerdim.

    ...bana dağları ve göçebeliği anlatma...

    Alakart yaşamlara da girdim, sokaktaki ayyaşla da içtim. Ayıramadım insanları kıyafetlerine göre. Ama itirafım olsun sana, ben sokağın insanlarını daha çok sevdim. Okula gidemeyen çocukların mendillerinde göz yaşı oldum. Yatağı sokaklar olan şarapçılarla sabahladım. Allah inandırsın seni, onlarla hem çok güldüm hem de kendimi tutamayacak kadar ağladım. Sokak kızı İrma olamayacak kadar büyüktüm ama denizi seyre dalıp geceyle bakışırken, serseri ruhumu çok geceler banklarda uyuttum. Böyle zamanlarda şiir oldum işte, mısraların içinden taştım.. dağıldım, toparlandım, uslanamadım..
    ...bana dağları ve göçebeliği anlatma...

    Göz yaşlarının asil olduğunu ve yere düşmediğini öğrendim, bir yanımın kavuşmalara eksik kaldığı akşamlarda. Vedaları sevmedim, merhabaları canımın içine aldığım kadar ama hep yorgun tarafından tuttum aşk’ı, yaralı dudakları öptüm ve kimi öpsem, koklasam acılıydı sol yanından. Bu garip tesadüflere gülümsedim. Sevemedim korkuları, özellikle sevmekten korkanları anlamayı beklemedim. “Sevgi bir eylemdir kızım” demişti annem, bu güzel eylemleri, yaralanacağımı bilsem bile her seferinde gerçekleştirdim, tutuklanmadım ama isteyerek tutuldum. Ne kadar kalabalık olduğumu görüp de aslında çok yalnız olduğumu fark ettiğimde aşık oldum hüznüme. Hüzün güzeldir, onu coşkuyla ve umutla besledikçe. Hala hüznümle yaşıyorum, deli rüzgarlara ve yalnızlıklara rağmen, gözlerimde onu itinayla koruyorum.

    ...bana dağları ve göçebeliği anlatma...

    Uzak iklimlerin sevdalısı olduğum genç yüzlü zamanlarımda fark ettim, aslında uzaklığın sadece yürekler arasında olduğunu. Belki’leri sevemedim, bu yüzdendir bir şey ya vardır ya da yoktur diyerek cevap bekleyişlerim. Gerçek olan hiçbir özlemime isim koyamadım ama hep uzakta kaldı özlemlerim ve özlediklerim. Yüreğimi ateşe verdim ama yakmadım içindekileri. Gülmenin çocuklara nasıl da yakıştığını gördüğümden ve çocukları meleklerin güldürdüğünü öğrendiğimden beri gülümsüyorum, her şeye rağmen ve inat. Suskunluğu tehlikeli bir silah, yalanları keskin bir bıçak ve ihaneti en egoist duygu olarak resimledim. Okşadım vedalarımı, arkalarından el sallayamadan gönderdim.

    Düşler; umudun ve yaşamın annesidir. Ama sen sadece düşlerini sevdin. Ve bu yüzden uzakta kaldın en güzel çocuklardan.

    Ben sadece bir düş değilim, umudun ve yaşamın annesiyim. Bu yüzden de sakın;

    ... bana dağları ve göçebeliği anlatma...

    BEN DEĞİLDİM GİDEN / Feray KORKMAZ

     
    BEN DEGILDIM GIDEN
     
     
    Ben değilim giden!
    O kelimelerini midesine oturtmuş kifayetsiz yolcu, o dalgın, o hisli, o hissiz, o damgalanmış aşkını göğsünü kapatarak gizleyen kadın
    ben değilim...


    Şehirler geçiyor sağ tarafımdan; kocaman evler, yakılmış çınarlar, “burada hayat var” diyen ışıklar geçiyor. Sonra mevsimler geçiyor başımın üzerinden, bağrı yanık, bağrı açık aşklar geçiyor. Yıllar geçiyor “daha dün gibi ” dediğim anlar, yüzler, acılar... Ama bir delilik tıkanıyor boğazımda, bir hıçkırık mıh gibi saplıyor beni takvimin meydanına...


    Orada, o dakikada ıslak gözlerimi ayak uçlarıma dikip, buz kütlesi bir bedeni eritiyorum.


    Hayır! Ben değilim bu giden.
    Giden, başıbozuk bir gurur… İyi niyet müsveddesi sahte bir suret…
    O dipsiz, o kör, o sağır; o dur durak bilmeyen heves; o bile bile bir hayalin kanına giren zalim; o amaçsız; o bir var, bir yok hayalet
    ben değilim!



    Topraklar kayıyor uçurum kenarlarından. Ve sular, en çok onlar taşıyor nehir yataklarından. Kulağımın kenarından geçiyor bir kurşun, sonra bir bomba, bir kıyamet, binlerce alamet... Gözlerim yanıyor! Sol omzumdan uçuyor bir kartal, çığlık çığlığa. Zevkler geçiyor anlık, şiirler, keman konçertoları, yağlı tablolar, sulu hüzünler, faili meçhul cinayetler geçiyor.


    Sırtlarındaki bıçak izlerini gözüme sokan binlerce insan gidiyor hayatımdan! Kırmızı bir gök geçiyor gölgemi uzatarak, unutulmuş ülkelerin yok sayılan çocukları sütten kesiliyor birer birer... Yanımdan geçen her gerçek, kâbus oluyor az ilerde. Yaşlanıyor eller, alındaki lekeleri kapatmaya çalışan, bıçak izi gibi keskin çizgiler derinleşiyor. Dünya geçiyor yanımdan, dönerek, savrularak...

    Ben değilim bu giden!
    Giden uzun gemiler, kaptanlı, ağırbaşlı, dalga savaşçıları...

    Bu şehirden tren rayları uzar bilinmeze... Her giden ardında bıraktıklarıyla yaşar bedenimde. Hangi sokağın başına düşse yolum aynı küf, aynı is kokusu. Gitmek nedir bilemedim işte bu yüzden. Hep yolların karşısında elinde dünlerden kalma solgun umut demetleriyle bekleyen kadındım.

    BEN DEĞİLDİM GİDEN!

    Feray KORKMAZ
    September 28

    ÇILDIRMIŞ BATAKLIK ŞİİRİ / SERHAT TUNCER

     
     
    ÇILDIRMIŞ BATAKLIK ŞİİRİ
     
    çıldırmak üzereyim.
    selam diye dua ile çağırdığım nurlar,
    yerlerini değiştirdiğim gök pınarların,
    yıkılmaz sandığım dünya,ayan.
    gecelerinin her biri öyle zehir ki,
    fışkırıyor ellerimden sevgilimin dokunuşları
    kanıyor yaraları,hemde iftarı açmamış.

    bir ses..
    bir nefesin ardındamıydı hayat?
    ölümle konuştuğum,
    diriyi anlamadığım o kabuslar.
    uh- diye inliyordu uykudan uyanırken
    beni önce korkutuyor,sonra ağlatıyor
    ama sonunda sevindiriyordu.

    nihayetinde bilinci kapanmıştı
    yatalak bir şiir yazmıştı ortasında üç buçuğun,
    dinliyordu müziklerinizi
    batar gemiler,
    dümenleri kırılır hayatının,
    ayaklarımı bir uzattım,
    ayaklarımı kırdın kadın.

    ne soğukmuşsun
    ve ne boğuk.
    -hadi bir çığlık daha fırlat.
    ben bir anlamsız.
    sen beni anlamamak için yaratılmış.
    ve ben artık değişmeyeceğinden habersiz.

    içim kıkırdıyor ulan,içim kıkırdıyor.
    organlarımın iflası gelmek üzere,
    gözlerime ani bir timsah tepmesi gözyaşı
    imgeleri,sürtük bir sayfadan sallanan şiir gibi.
    seni doğurduğum geceler şahit.
    öldürdüğüm akşam üstleri.
    duşlar, sevişmememizin üzerine aldığım
    kuşlar, pencere önüme artık uğramayan
    ve duruşlar yapa yalnız.
    aslında o kada bizsiziz ki
    yaşayamadığımız herşeyi,
    hayalle örtüştürüp fırlatıyoruz
    kara kulaklı, kara bataklıklara.
    Umut,Nerdesin?
    Çık artık ortaya ,Allah Aşkına.
     
    ALINTIDIR

    YOKLUĞUNDA ACIRIM / MURAT ŞAHİN

    YOKLUĞUNDA ACIRIM


    _______Ateşi
    Gözlerinden almıştım
    Açlığınca kanadım
    En uzak ihtimallerle
    Dokundum
    Yokluğuna
    Ve
    Sırtıma geçirip
    Nedensizlikleri
    Poyraz vurdum yüzüme
    Ay
    Kanatırken ışığını
    Sus
    Zamanların
    göğsünü yırttım

    yokluğunun dumanıdır yüzüme vuran
    eylül senle bahardı oysa

    neden yoktun
    .
    ..


    yokluğunca acırım bilmez misin

    gezinip uzaklığının sürgün çizgilerinde
    sigara gibi söndürüyorum geceyi
    lacivert rüzgarların
    memesinden içip dünü
    bugüne susuyorum/ bilmez misin …
    ıdır yüzüme vuran
    eylül senle bahardı oysa

    neden yoktun
    .
    ..


    yokluğunca acırım bilmez misin

    gezinip uzaklığının sürgün çizgilerinde
    sigara gibi söndürüyorum geceyi
    lacivert rüzgarların
    memesinden içip dünü
    bugüne susuyorum/ bilmez misin …

     

    ALINTIDIR


    September 19

    EİNSTEİN DAN SEÇMELER

     

    EİNSTEİN DAN SEÇMELER

     

    Ünlü fizikçinin sözlerinden derlenen bir kitap, Einsten’ın sadece parlak bir zekaya değil, alçak gönüllü ve korkusuz bir kişiliğe sahip olduğunu da gösteriyor.

    John Hopkins Yayınevi tarafından Ze’ev Rosenkranz imzasıyla yayınlanan Einstein’dan Alıntılar (Einstein Scrapbook) isimli kitap, 20 yüzyılın en çok ilgi çeken bilim adamının hayata bakışını gözler önüne seriyor.

    İşte Einstein’dan bazı alıntılar:

    “Özel bir yeteneğim yok. Sadece fazlasıyla meraklıyım.”

    ”Modern öğretim metodlarının, araştırmanın kutsal merakını boğazlamamış olması mucizeden başka bir şey değildir.”

    “Ricanıza kabul edemedeğim için üzgünüm, ancak analiz edilmemiş olmanın karanlığında kalmaktan çok memnunum.” (1927 yılında kendisine psiko analiz yapılması teklif edildiğinde verdiği cevap)

    “Deneyimleyebileceğimiz en güzel şey gizemdir. Gizem, bütün gerçek sanat ve bilimin kaynağıdır.”

    “İsrail Devleti’nin teklifinden (Devlet Başkanı olma teklifi) çok derinden etkilendim, ve aynı zamanda bu görevi kabul edemeyeceğim için üzüldüm ve utandım. Bütün hayatım boyunca objektif konularla uğraştım, bu nedenle insanlarla ve resmi işlevlerle uğraşacak doğal yeteneğe ve deneyime sahip değilim.”

    “İnsanoğlunun kendisi ve kaderiyle ilgilenmek, bütün teknik çabaların ana amacı olmalı. Çizelgelerinizin ve denklemlerinizin arasında bunu asla unutmayın.”

    “Kör bir böcek, bir kürenin yüzeyinde sürünürken, takip ettiği yolun kavisli olduğunu farketmez. Ben bunu farkedecek kadar şanslıydım.”

    “Tekrar genç bir adam olabilseydim, bir bilim adamı ya da akademisyen ya da öğretmen olmaya çaılşmazdım. Mevcut durumlar dahilinde bana daha fazla bağımsızlık vermesi ümidiyle tesisatçı ya da seyyar satıcı olmayı seçerdim.”

    “Matematik konusunda çektiğiniz zorluklardan yılmayın. Sizi temin ederim benimkiler hala sizinkilerden daha büyük. (12 yaşındaki bir çocuğa mektubundan)

    “Eğer Amerika’daki herkes sizin davrandığınız gibi davransaydı, bu ülke savunmasız kalırdı ve köleliğin tutsağı olurdu.” (Bir savaş karşıtına mektubundan, 1941)

    “Ben kederim” (Hiroşima’nın bombalandığını duyması üzerine, 1945)

    “Otoriteye karşı duyduğum küçümsemenin cezası olarak, kader beni de bir otorite yaptı.”

    ANKA KUŞU

     
    ANKA KUŞU
     
    Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş...

    Kuşlar Simurg a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.

    Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

    Ancak Simurg un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.

    Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;

    papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş(oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);

    Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;

    baykuş yıkıntılarını özlemiş,

    balıkçıl kuşu bataklığını.

    Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.

    Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

    Simurg un yuvasını bulunca ögrenmişler ki;

    "SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş.

    Onların hepsi Simurg muş. Her biri de Simurg muş.

    Simurg Anka yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.

    Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...

    September 18

    HESAPLAŞMA / AYNA

     

    Alıntı

    HESAPLAŞMA / AYNA
     
    HESAPLAŞMA
     
    Bir kadının acizliğinden krallara layık bir sofra kurdu küçük bir adam.....
     
     
    Bütün şehre,ailesine,çocuklarına kale oldu küçük bir kadın....
    "Ejdarha olsa kar etmez" diyen şairin sesiydi kulaklarında çınlayan.
    Ses kesilse yıkılacaktı duvarlar..
    Kadın haykırdı!
    "EJDERHA OLSA KAR ETMEZ!!!!!!"
     
     
    Kadın Kaybedecekti belki..,nice kadınlar ,çocuklar düşecekti o karanlığa.
    Elbet birgün o karanlık kendi boşluğunda yok olup giderken,yuttuğu bedenler,beslendiği ruhlar
     Tek tek hesap soracaktı kendisinden.....!
     
    AYNA
     
     

    ÇARE / AYNA

     

     

    Photobucket
    ÇARE
     
    Yanlış tercihler,işlenen günahlar...
    Yeni ve temiz bir sayfa açabilirim diyorsun kendine,
    Artık sorumlu olduğun insanlara bakarak..
    Bir adım düşünüyorsun, bela.
    Başka diyorsun,başka bir yol...
    Saklanarak ve kaçarak yaşamak...
    Vazgeçiyorsun...
    Kabul ediyorsun şartları.
    Bu kez de namussuz ve sahipsiz bir hayat...
    Olmuyor,ne yapsan olmuyor..
    Çaresizliğine,korkularına,boşa harcanan 9 yılına,
    Verdiğin emeklere,verdiğin hayatlara
    ÖLÜM düşüyor..ağır,hızlı...
    Belki o an , belki ertesi an..
    Yalvararak açıyorsun avuçlarını,
    Çocukların sağnak gözlerine bakıyor.
    Anlam veremiyorlar bu alaz yüreğe...
    Bilmiyorlar ki,
    Ölüm sadece baktıkları gözlerde değil...
    Küçükler bilmiyorlar,
    Cehennem hem o gözler için hemde kendileri için açacak kapılarını annelerine.....
     
    AYNA

    SPACESİMDEN FARLI OLDUĞUNU BİLİYORUM AMA ÇOK HOŞUMA GİTTİ...

    SEVGİ!!!

    çiçeklerin büyümesini izlemektir





    mektup yazmaktır






    hep O'nu düşünmektir





    birlikte vakit geçirmektir





    dalgaların sesidir SEVGİ





    kuşların kırıntıları yiyişini izlemektir





    birlikte AYNI yöne bakmaktır





    eşit olmaktır





    vahşi dalgalara yelken açmaktır





    yağmura aldırmadan yürümektir





    uçurmaktır sevdiğini





    piknik yapmaktır





    yanağını okşamaktır





    ve küçük bir busedir

    September 07

    İlk Vasiyet / Ahmet ERHAN

    İLK VASİYET

    Oğlum Deniz'e

    1
    Ben bütün yenilgileri yaşadım
    Kalmadı sana hiçbir şey
    Oğlum, biricik muradım
    Bir su damlasıdır kapıyı gözler

    Tükürür gibi bakıyor yüzüme dünya
    Kırılmış ağacımın o tek sürgüsünü
    Oğlum, biricik muradım
    Benden ötelere döndür yüzünü

    2
    Uzun bir sözcükse ömrüm
    Oğlum, son iki hecesin sen
    Günüm geceye ilikli
    Yanımda yok bir kimsem

    O küçücük odada soluğun
    Mavi resimler çizer havaya
    Avludaki kiraz içini çeker
    Elma, armut, akasya

    Artık evin erkeğisin sen
    Erkencisin bu konuda
    Seninle büyüyecek bil ki
    Uzaktaki şu baba

    3
    Geçip gidiyor günler
    Boğuk bir sis altında
    Elimin ucunda defter
    Köpürüp duruyor boyuna

    Ne yazdımsa oğlum
    Bugüne kadar böyle
    Sanki bir yaz günü
    Savruldu akşam esintisinde

    Geçip gidiyor günler
    Evim uzak, yol yakın
    Ölüme kedere, acıya
    Cinner, cehennem, intihar…

    4
    Gecenin son otobüsü
    Hoşçakal oğlum
    Alnımda bir seğirme
    Yüreğimde hüzün

    Gecenin son otobüsü…
    Şimdi soluk bir ışık
    Gençliğimin kenti
    Dönüş yok artık

    Gecenin son otobüsü..
    Götür beni uzaklara
    Gecenin son otobüsü
    Oğlum gelir nasılsa

    5
    Yağmurun diliyle konuştum
    Uzandım taşların eliyle
    Oğlum seni düşündüm
    Galata'da eski bir evde

    Denizin dikeninde uyudum
    Uyandım ter içinde
    Oğlum seni düşündüm
    Geçmiş zaman kipinde

    Yolların arklarından baktım
    Gözyaşların merceğiyle
    Oğlum seni düşündüm
    Hasretlerin ikliminde

    Deniz...ölümde bile…

    6
    Oğlum unutma adını
    Sana boşuna konulmadı o
    Oğlum unutma adını
    Göğe çizilen resimleri hatırla
    Oğlum unutma adını
    Dağları teğelleyen suları
    Oğlum unutma adını
    Kardeşliği, cesareti ve yanılgıyı
    Oğlum unutma adını
    Tarihe karşı yürüyen bedenleri hatırla
    Oğlum unutma adını
    Ve tarih olan sonra
    Oğlum unutma adını
    Hep ipte olacak boynun
    Oğlum unutma adını
    Yaralı, acılı bir yurdun
    Oğlum unutma adını
    Kanı, çiçeği olarak...

    Deniz...unutma adını…

    AHMET ERHAN