ONUR's profileANDROMEDAPhotosBlogListsMore Tools Help

ANDROMEDA

 
Photo 1 of 21

GÜLÜMSE DİYE..

"EĞER VEREMİYORSAN DAHA FAZLASINI İSTEMEYECEKSİN!!!!!!!!!"

ONUR TANER

Öyle bir hayat yaşıyorum ki ,
Cenneti de gördüm , cehennemi de
Öyle bir aşk yaşadım ki
Tutkuyu da gördüm ,pes etmeyi de.

Bazıları seyrederken hayati en önden,
Kendime bir sahne buldum oynadım.
Öyle bir rol vermişler ki ,
Okudum okudum anlamadım.

Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım hem güldüm halime,
Sonra dedim ki "söz ver kendine"

Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.

Öyle bir hayat yaşadım ki ,
son yolculukları erken tanıdım
Öyle çok değerliymiş ki zaman,
Hep acele etmem bundan, anladım...

NIETZSCHE

YILMAZ ERDOĞAN

\\KIŞIN SEVMEK// Karda yürümek gibisi yoktur geceleri. Işığın yalazında seyretmek kar tanelerinin dansını. Bir de ayazda sevmek olmadık bir kadını. Soğuktan korumaktır asıl marifet sevdiğinin tenini. Aşksız geçen kışların intikamıdır geleneksel bahar sevdalanmaları. Ben hep kışı sevdim. Ben hep kışın sevdim beni sevmeyenleri. YILMAZ ERDOĞAN

KITAP

Loading...Loading...

CHIP

Loading...Loading...

CNN

Loading...Loading...
September 28

ETME-YILMAZ ERDOGAN-MEVLANA

ETME

( Şems’in gidişinden sonra Hz. Mevlana’nın dilinden dökülen sözler )

"artık burda durulmaz "der dostuna; acıtmaya başlamıştır gül bahçesini,dikenliklerden atılmaya başlayan taşalar ;

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme
Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme


Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme

 

Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme

 

Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme

 

Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun etme

 

Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun etme

 

Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun etme

 

Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme

 

Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun etme

 

Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun etme…

Bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
Huzurumu bozuyorsun sen mahvediyorsun etme

 

Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun etme

 

İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme!!

OKUYAN-YILMAZ ERDOGAN

May 31

Tükeniyorum Rabbim / ALINTIDIR

 
 
 
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم



Tükeniyorum Rabbim! Yalnız kaldığımı düşünüp, varlığının her an, her noktada tezâhür ettiğini, beni devamlı koruyup gözettiğini, gönlümden geçenlere dahî cevap verdiğini unuttuğum zaman, “Rabbim” demeyi unuttuğum an tükeniyorum!

Diriliyorum Rabbim! Sana yaslandığım, Sana güvendiğim, Sen’inle başlayıp, Sen’inle devam ettiğim, tüm işlerimi Sana havâle ettiğim an!

“Ne güzel Dost’sun” dediğim zaman diriliyorum.

Tükeniyorum Rabbim! Tüm sevdiklerimden; anne-babamdan, cânandan, ten kafesindeki cândan daha yakın olduğunu bilerek, ellerimi Sana açmayı, Sen’den netice, Sen’den çâre beklemeyi unuttuğum zaman!

“Bu dertler neden bana?” dediğim an tükeniyorum.

Diriliyorum Rabbim! Havayı soluyup Sen’inle dolduğum, gözümü açtığımda Sen’i bulduğum, en sağlıklı irtibatı Sen’inle kurduğum, tüm dünya bana küsse de Sen’in dostluğunu ümid ettiğim an! “Kahrın da hoş , lütfun da hoş” dediğim zaman diriliyorum.

Tükeniyorum Rabbim! Hayat enkâzı altında kaldığımda, çekiç misâli zaman beynime vurduğunda... Hayal, ideal diye, küçük hedefler peşinde koştuğumda... Dünya meşgalesine dalıp, bir cenneti, bir azabı, bir de ölümü unuttuğumda...

“Beni affet” demeyi azalttığımda tükeniyorum.

Diriliyorum Rabbim! Yandığımda Sen’inle söndüğüm, Seni hatırlayıp rûhumu güldürdüğüm, O sırlı gücünden kuvvet aldığım, Sen’inle yürüdüğüm, dua ederek Sen’inle konuştuğumda... İçimdeki tüm ırmaklar sana kavuştuğunda... Ruhum kitabın ve secdenle buluştuğunda… “Ya Rab, bırakma ellerimi” dediğimde diriliyorum. Yeniden cânlanıyor, cânıma cân katıyorum! Cânımda Sen’i buluyorum! Sen’inle huzur doluyorum!

Dirilişlerim, dostluğunun tercümesidir. Sen’i yâr bilişimin, yoluna serdâr oluşumun, sözlerinle hemhâl oluşumun işâretidir. Dirilişlerim, sana açılan tüm kapıların anahtarıdır... O kapılar önünde gösterebileceğim en güzel beraattır. Dirilişlerim, tüm yangınlardan firar edişim, sonu olmayan bir tebessümdür! Ruhumun ebedî dosta, yegâne vuslata ilerleyişidir. “La ilâhe illallâh”, Sen’den başka yok ilâh diyerek, kendimi Sana emânet edişimdir.

Durdur tükenişimi. Kabul buyur dostluğuna. Dirilt beni Rabbim!..




May 07

AYNA / Aslıhan Aliyazıcıoğlu

AYNA

Gizli yüzlerin arasında

Saklamayı beceremediğim

Aynalarım var

Tutarım

Kamaşır kalbiniz

Nerdedir

Derinliklerde çıkarmaya üşendiğiniz merhametiniz

Deliyim ben

Çıkar tanımaz özgüvenle yıkarım üzerinize duvarları

Ezilirsiniz

Yok ediciniz olurum vicdanız da

Silerim yalın olmayan hallerinizi

Anlamazsınız ne olduğunu

Kustuklarımdan hangisinin içinize dolduğunu

Seçemezsiniz

Algı yoksunluğu içinde

Utanmazsınız

Yüzünü güneşin bile  parlatamadığı sokak çocuğuna

Yaklaşmazsınız

Yolunuzu değiştirirken üzerinize sıçrayan çamuru

Görmezlikten gelirsiniz

Kirli ruhunuzda

Karşılığı olmayan sözcükler biriktirirsiniz

Adressiz gülüşmeler gönderirsiniz, bana yansımayan

Ben sizden değilim

İçinizde varlığımı barındırırken

Gönül alemim tel örgülerle çevrili

İçeri giremezsiniz..

Gizli yüzleriniz için saklamayı beceremediğim aynalarım var

Tutarım yüzünüze

Kamaşır gözleriniz…


ALINTIDIR




SENDEN SONRA/Aslıhan Aliyazıcıoğlu


SENDEN SONRA

Yanılgım en büyük yanılgım

Cam kırıkları üzerinde yaşadığım aşk tufanım

Yeni yolculuklara saldırdım senden sonra

Çoğalmalar adına
Dehlizlerden geçtim kentin

Anıların arasında nadasa bırakılmış hayallerin sesini dinledim

Benzerlerine rastladım
Rastlantıları benzettim

Sonu esaretle biten aşk öykülerine uğradım;

Ülkemin özgür kalmış çoğrafyalarında

Okumayan bilmez, gezen orospu olur

Konulu müzaharelerden geçtim.

Yedi cüceleri gördüm metropolün ormanında.

Büyük bir itinayla cadı avına çıkmışlardı,

Birbirlerinden şüphe ederek

Şüpheleri; prensesin uyanmış olabileceği ihtimaliydi

Prenses uyanırsa cadıya dönüşüverecekti

Ve herkese verecekti sihirli kırmızı elmasından bir ısırık

Gördüm cücelerin telaşını, geçtim içlerinden

Delilik elbisemi giydim üzerime;  en erdemli halim

Beyaz kadınları gördüm ve kollarına girmiş pinokyoları

Toprakta yerini sağlama almayan ağaçların içini marangozlar doldurur

Ve süper marketlerin hediyelik eşya reyonunda

Gelişigüzel  satışa sunulur.

''Tezgaha düşmedi henüz bu tahta oyuncaklar

Kelepire düşünçe daha da ucuzlayacaklar

O zaman alırsın bir yerine beş tane

Bu ablalar yeni oyunlar bulacaklar''  dedi mendilci küçük kız

Tuhaf şey geceleri sokakta uyurken

Çözmek hayatın sosyolojik şifresini

Ergen olmamış bir aklın refakatında

Hayretlendim, aldım uykumu ve rüyalarımı

Yoluma devam ettim.

İnançlı evlerinde kibirle ne kadar azaldıklarını

Ne kadar çoğalabildiklerini gördüm.

Tanrı gölgelerinin

Çelişkiyle silüetimi düşürdüm tapınaklarına

Sonunda , vazgeçtim
Gittim günahlarımı çıkardım,  kentin aylaklarına

Geceydi ve gidilecek çok yer vardı bu hikayede

Odalarına girdim yerilen,  yenilen kadınların

Çığlık çığlığa kadınları gördüm büyük sessizliklerinde

Ne kadar çoktu kalabalıktı her biri kendi içinde

Düşünçelerinde kentin yargıları

Teslim etmeyip anahtarını gizli mabetlerinin

Bekaretlerini saklayıp tendeki siyah noktada

Yanlızlığını bozduran kadınları gördüm.

Tek kişilik sevişmelerden çoğalmalar olmayınca

Her kadın kendinden gebe kalırmış

Her aşk bir orospu doğururmuş

Sonucu ile yürürken şehrin caddelerinde

Geçtim ikiyüzlülüğünden cücelerin

Beyaz kadınların , tanrıların ve solukladığım çağın

Çok gezmenin toplumsal etiketlerini çıkarttım üzerimden

Soyundum, çırılçıplak

 Gecede kaldım...

                                        


2004/ Aslıhan Aliyazıcıoğlu


ALINTIDIR



Özkök'ün yazısı katliam köyünde mezar taşında

Özkök'ün yazısı katliam köyünde mezar taşında

'Her erkek o bedeli ödeyecek' Özkök'ün yazısı katliam köyünde, bir mezar taşının üzerinde görüntülendi.

ERTUĞRUL ÖZKÖK'ÜN YAZISI

İNSAN, hüzünlü bir mezar taşının üzerinde kendi yazısını görünce tuhaf oluyor.

Öğle saatlerinde Faruk Bildirici aradı.

Mardin’de katliam yapılan köyden arıyordu.

"Mezar taşlarından birinin üzerinde sizin yazınız var" dedi.

"Ne yazısı" dedim.

"’Her erkek o bedeli ödeyecek’ başlıklı bir pazar yazınız. Fotoğrafını çektik geçtik" dedi.

Fotoğrafa baktım.

Alelacele açılmış mezarın başına dikilmiş taşın üzerinde benim yazımın bulunduğu Hürriyet sayfası duruyor.

Belli ki, özel olarak o yazı seçilmemiş.

Herhalde, mezar taşı dökülürken, altına bir gazete serilmiş.

Tesadüf ya, o da Hürriyet’in bir sayfası.

O sayfada benim yazım var.

* * *

Ama bu kadarı da tesadüf olur mu?

Yazımın başlığına bakın:

"Her erkek o bedeli ödeyecek."

Bir köy düşünün ki, başka bir köyün erkekleri, bir kız uğruna o köyde katliam yapmış ve 44 kişi hayatını kaybetmiş.

Dozerler, anonim çukurlar kazar gibi mezarlar açmış.

O mezarlardan birinin başına dikilen mezar taşında o yazı.

Sanki ilahi bir güç, o köyün erkeklerine, Türkiye’nin bütün hoyrat erkeklerine ilahi bir mesaj veriyor.

"Ey siz hoyrat, ceberrut, ilkel erkekler. Bunları yaparsanız, hepiniz o bedeli ödeyeceksiniz."

Yazım eğer böyle ilahi bir mesaja hizmet etmişse ne mutlu bana.

Tesadüf mü?

Kader mi?

İlahi bir mesaj mı?

* * *

Oysa o yazıyı 17 Şubat 2008 günü, aynanın karşısında saçlarını toplayan Simon de Beauvoir’ın fotoğrafı üzerine yazmıştım.

Şöyle demiştim:

"Hangi erkek, hayatının bir gününde, bir anında bunu yaşamamıştır.

Aynanın önünde çırılçıplak saçlarını toplayan kadın.

Simone de Beauvoir.

Efsane Sartre’ın efsane kadını.

Ve hangi kadın, bir erkeğin ve bir aynanın önünde saçlarını arkadan toplamamıştır.

Önce mi, sonra mı?

Yattıktan sonra mı, yoksa kalktıktan sonra mı?

Gece yarısı mı, yoksa sabah mı?

Ne önemi var.

Hangi kadın aynanın önünde saçlarını toplarken, ona áşık bir erkeğin hayran gözlerini, gövdesinin her santimetrekaresinde hissetmemiştir?

Ve hangi erkek, kadınına o hayran bakışları esirgemiş, o gövde karşısında kaybetme korkusunu yaşamamıştır?"

Erkeğin ezeli ve ebedi korkusu.

Áşık olduğu, gövdesini tutkuyla seyrettiği kadını kaybetmek.

O korkuyu anlatan yazının bu mezar taşında ne işi olabilir?

Ne diyeceksiniz, kader işte.

Kader bazen, böyle bir yazıyı, ilahi bir mesaj gibi insanın başına çalıyor.

Anlıyorsunuz ki, her erkeğin kaderini kadın tayin ediyor.

Kadınınkini de, kaybeden veya sahip olamayan erkek.

Töreyle medeniyeti, uygar insanla cahili de işte bu tutku birleştiriyor, bu tutku ayırıyor.

* * *

Kaybetmek, sahip olamamak korkusu, herkesin yakasına yapışabiliyor.

Ama öldürmek, yok etmek, baskıyla mani olmak, zorla sahip olmak, başkasına yar etmemek...

Töre dediğimiz, yerin dibine batasıca o ne idüğü belirsiz şey, sadece cehaletin değil, erkek korkaklığının da kılıfıdır.

Medeni erkek bilir ki, kadın başlı başına bir varlıktır ve eğer sizi bırakmışsa, tekrar kazanmaya çalışırsınız.

Kazanamıyorsanız, yapacağınız tek şey vardır.

Kadere boyun eğmek. Yani kendi kuytunuza çekilerek, o bedeli, o kefareti ödemek.

Zaten yazımın başlığı da onu söylemiyor mu?

"Her erkek o bedeli ödeyecek."



April 05

Three Days Grace - Never Too Late

  
 
 
Three Days Grace
This world will never be what I expected
Bu dünya hiçbir zaman beklediğim olmayacak

And if I don't belong
Ve ait olmasam

Who would have guessed it
Kim tahmin edecekti

I will not leave alone
Yalnız gitmeyeceğim

Everything that I own
Sahip olduğum her şey

To make you feel like it's not too late
Sana çok geç değilmiş gibi hissettirmek için

It's never too late
Hiçbir zaman çok geç değil


Even if I say it'll be alright
İyi olacağını söylesem de

Still I hear you say you want to end your life
Hala senin hayatını sonlandırmak istediğini duyuyorum

Now and again we try
Şimdi ve yeniden deneriz

To just stay alive
Sadece hayatta kalmaya

Maybe we'll turn it around
Belki her şeyi değiştireceğiz

'Cause it's not too late
Çünkü çok geç değil

It's never too late
Hiçbir zaman çok geç değil


No one will ever see this side reflected
Kimse bu tarafın yansıdığını görmeyecek

And if there's something wrong
Ve bir şey yanlışsa

Who would have guessed it
Kim tahmin edecekti

And I have left alone
Ve yalnız gittim

Everything that I own
Sahip olduğum her şey

To make you feel like it's not too late
Sana çok geç değilmiş gibi hissetirmek için

It's never too late
Hiçbir zaman çok geç değil


Even if I say it'll be alright
İyi olacağını söylesem de

Still I hear you say you want to end your life
Hala senin hayatını sonlandırmak istediğini duyuyorum

Now and again we try
Şimdi ve yeniden deneriz

To just stay alive
Sadece hayatta kalmaya

Maybe we'll turn it around
Belki her şeyi değiştireceğiz

'Cause it's not too late
Çünkü çok geç değil

It's never too late
Hiçbir zaman çok geç değil


The world we knew
Bizim bildiğimiz dünya

Won't come back
Geri gelmeyecek

The time we've lost
Kaybettiğimiz zaman

Can't get back
Geri dönemez

The life we had
Sahip olduğumuz hayat

Won't be ours again
Yeniden bizim olmayacak


This world will never be what I expected
Bu dünya hiçbir zaman beklediğim olmayacak

And if I don't belong
Ve ait olmasam da

Even if I say

Even if I say it'll be alright
İyi olacağını söylesem de

Still I hear you say you want to end your life
Hala senin hayatını sonlandırmak istediğini duyuyorum

Now and again we try
Şimdi ve yeniden deneriz

To just stay alive
Sadece hayatta kalmaya

Maybe we'll turn it around
Belki her şeyi değiştireceğiz

'Cause it's not too late
Çünkü çok geç değil

It's never too late
Hiçbir zaman çok geç değil

It's not too late
Çok geç değil

It's never too late
Hiçbir zaman çok geç değil

Three Days Grace - Never Too Late
Yükleyen thunderking85


February 26

Kutsal / NECAT DİLACER

 
KUTSAL
 
İnanılan
Düşünülemeyen
Korkulan

‘Şimdi’nin genetik haritasında fahişe bir gendir kutsal kelimeler

Kelimeler ‘kutsal’a ölümsüzlük ve ölüm sağlar
Kelimeler ‘kutsal’ı yeryüzüne indirir
ve
Kutsal ne varsa düşmanıdır insanlığın
Kutsal ne varsa sahibidir insanlığın

Kutsal, kullanılır
Kutsal, yaratılır
Kutsal, çiğnenir

Kutsal, bazılarını sınırlar
Kutsal, bazılarını öldürür
Kutsal, bazen korur

Kutsal, ancak ve ancak kelimelerle anlam kazanır

Kutsal dediğimiz her şey; bir gün en büyük düşmanımız olacak. Ya da o gün anlayacağız gerçek düşmanımızı…

Kutsal, tek kelimeyle YARATILANDIR.
Ama yaratılan KUTSAL değildir…

 

Alıntıdır


December 04

Ecce Homo / NİETZSCHE

ECCE HOMO 
 
Evet, biliyorum nereden geldiğimi
Daim aç bir alev gibi
Yakıp tüketirim kendimi
Işığa döner anladığım herşey
Geride bıraktığım ne varsa kül
Ateş benmişim demek ki

Friedrich NİETZSCHE

YALNIZ / Nietzsche

 
 

YALNIZ

Haykırışan kargalar
Darmadağın uçuşuyor kente doğru.
Neredeyse yağacak kar
Yeri yurdu olana ne mutlu!

Donmuş kalakaldın,
Hanidir gözlerin arkada!
Boşuna kaçışın, ey çılgın,
Kıştan uzaklara!

Dilsiz ve soğuktur binlerce çöle
Açılan bir kapıdır dünya!
İnsan senin yitirdiğini yitirse
Bir yerlerde duramaz bir daha!

Sen şimdi solgun, sarı
Kış gurbetlerine lânetli,
Hep soğuk gök katlarını
Arayan bir duman gibi.

Uç git, kuş, söyle ezgini
Issız çöl kuşlarının sesiyle!
Göm, gizle, ey çılgın, kanayan kalbini
Buzların, alayların içine!

Haykırışan kargalar
Uçuşuyor kentten yana, dağınık;
Neredeyse yağacak kar
Yeri yurdu olmayana çok yazık!

F. Nietzsche
(çev. Behçet Necatigil)

 

Nietzsche

Yalnız Kalan Kadınlığım / Aleyna Fatma Erdem

 

Yalnız Kalan Kadınlığım...

Artık koca bir kadınım, üzerime giydiğim günleri, uykumdan uyandığımda yalancılığımla övünüyorum, galiba bu hayatta verebileceğim tek şeyim dürüstlüğüm, kucağına oturup bana hikâyeler anlatan babamdan yadigâr... Yalancı olan sadece gözlerim ve ben o yalancılığı benim sandığım diğer yanımdan öğrendim.

 

Tanrı kaç çeşit insan yaratır? Ve kaç çeşit insanın ruhu ruhuma değer?

Çocukluğumu özlüyorum, bir bebek için saatlerce ağladığım o gözyaşları, saçma sapan kurduğum cümlelere cevap beklerken aslında ben en çok babamın kucağına oturmayı sevdim sonra da bebeklerimi...
Böyle bir şey değil miydi hayat? Ruhuma kurulup sonra da bebeklerimi çalıp gitmiyor muydu benden...

Küçüklüğüme dair hiç bir kalıntı yok bu bünyede, ellerim ojeli, gözlerim yalancı baharları saklıyor...
Zaman beni kirletti. Ellerime bulaştırdım tüm çamurları, akıttığım mavililikleri.
Mevsimlere dair bir tek sonbaharı öğrenebilmişim, meğer ben ne çok şeyi atlamışım, silik silik zamanları önüme dizip kendimden korkup kaçmışım...
Çocukluğum unutuldu gitti, kadınlığımla baş başayım.

Yediğim tokattı uyanmama sebep olan!
Hayatıma aldığım kaç erkek oldu? Kaçını uykumdan bile daha çok sevdim? Kaçının arkasından ağladım, kaçı için tırnaklarımı kanattım? Üç beş yedi on...

Kandırma kendini artık!

Artık koca bir kadınım, üzerime giydiğim günleri, uykumdan uyandığımda yalancılığımla övünüyorum, galiba bu hayatta verebileceğim tek şeyim dürüstlüğüm, kucağına oturup bana hikâyeler anlatan babamdan yadigâr...
Yalancı olan sadece gözlerim ve ben o yalancılığı benim sandığım diğer yanımdan öğrendim.

Bu sabah uyandığımda dar koridorlu, beyaz panjurlu evde yoktum, büyüdüğüm evimden çok uzaklarda olduğumu ve artık benliğimin ne kadar değişip başka bir insan olduğumu anladım, oysa gördüğüm rüyalar güzeldi, kıyamet değildi uyanışlarıma, gözlerim bir eksik uyandı bugün ve yüzümdeki gülüşlerimin eksildiğini fark ettim! Oysa beni güzel yapan gülücüklerim değil miydi? Uzaklardan gülücüklerime ağlayan olmadı mı hiç?
Yazdığım tümceleri yıllar sonra açıp okumaya başladım.

İntihar koktu her yer, perdeler uçuştu, duvarlar sanki beni suçlar gibiydi başımı döndürüyordu. Aptal bir doğrunun peşinden koştuğumu ve doğru bildiğim yanlışların sayısını sayamıyorum çünkü saymayı bilmiyor dudaklarım üzgünüm.
Tanrının meleği olmayı diledim şimdi, beyaz kanatlarıma kan sıçramasın dedim
Yüzüm yoktu ki…

Geriye dönsem bin azar kalsam bin kahır!

Bu şehir midemi bulandırıyor artık, içinde daha da küçülüyorum, savunmasız kalıyorum çünkü kanatlarım yok Tanrının meleği değilim.

İnsan kaç farklı maske takar yüzüne? Kaçını kötülük için kullanır?

Bunca yıldır gidenleri hiç sevmedim, hep düşman oldum ardından, yüzüne kapıları çarpıp küstüm. Verdiğim en büyük ceza yüzümü göstermemekti, hiç bir yalvarışa kin akmadım...
Tertemiz insanları önüme dizdim, geceyi siyahtan ayıran ve tüm bu kıyametlere sebep olan ruhu getirin bana dedim, hayattan daha kötü davranacaktım, ellerimle susturacaktım o’nu, zorlada olsa dinletecektim o'na kendimi...

Meğer çırpınmak boşaymış, zaman kahpeymiş, iyilik kalmamış dudaklarda, bilindik şeyleri silmek kolaymış başka ruhlarda, ruhunu dokundurmak adet olmuş milletimizde, şeref kalmamış büyüklerimizde, bilindik tüm sözler, delinin ağzından çıkan cümle olmuş...

Yâr gitmiş...
Giderken siyah gömlek bırakmış yalnızlığıma.
Ölüme karışmış.

Şimdi öksüz ve yetimliğimle sildiğim onca tümcelerin, bir kopyası daha olabilme ihtimalini arıyorum, bulamıyorum! Ve bir daha duyamayacağım o sesleri koynuma alıp yüreğimin en derin yerinde saklıyorum…


O küçüklüğümde kalan babamı ve ruhumu ruhuna değdiren, diğer yanım olan
Siyah gömlekli adamı özlüyorum.

 

Alıntıdır

Aleyna Fatma Erdem



October 15

Bana Dağları ve Göçebeliği Anlatma / Pelin ONAY

 
Bana Dağları ve Göçebeliği Anlatma
 
Kaz dağının eteklerindeki çocuk yatağımdan ayrıldığımdan beri alışamadım şivesi bozuk söylemlerin delirten yabancılığına. Yoksa dağlarda doğdum. Sen şimdilerde o güzelliği içerken, ben yedi yaş kollarımın direnciyle, kaynak sularının içinde çocukluğuma kulaç atıp, doğayla sevişiyordum. Türküler dinliyordum dağ köylerinde inceden ince, yana yakıla. Sahi, çocuk aklımla dağda yaşamak için evden kaçtığımda, beni bir çobanın sürüsünü otlatırken ormanda bulup getirdiğini söylemeyi az daha unutuyordum.

...bana dağları ve göçebeliği anlatma...

Maden ocaklarında kaybettim renkli tokalarımı. Göçük altında kalan ustalarıma ağladım. Bir çocuktum bende, babalarını bekleyen diğer çocuklar gibi. Onlar kavuşamadığı içindir belki, ben de babama hep uzak kaldım.
Fırlattı ve sürükledi deli bir fırtına bedenimi caddenin tam ortasına. Çöp adamın çöp kızı gibi bir şeydim. Yüzünü hatırlamadığım bir amca kurtardı beni. O amca peşimden koşup yakalamasaydı, rüzgarın uçurup da bir arabanın önüne attığı küçük bir bedendim şimdi.
Garsonları çileden çıkartıp, koştururdum ardımdan. Sakin durmak yaradılışıma tersti sanki. Ne zaman ortadan kaybolsam, beni ya sahnede ya da diğer masalara şarkı söylerken bulurdu ailem. İnsan yedisinde neyse öyle devam ediyor ya, hala delicesine tutkunum şarkılara ve onları dillendirmeye. Ve hala daha beni şarkı söylerken buluyor dostlarım ortadan kaybolduğumda. Şarkılarım en çok da, mutlu geçen çocukluğumun, dağ yamaçlarında yaşayan dingin kahkahalarına.

...bana dağları ve göçebeliği anlatma...

Demir parmaklıkların ardından kokladım can parçamı. Küçüktüm, o hep gülümserdi, ben mutlu sanırdım. Elleriyle yaptığı yanık tabloları gönderirdi bize, tablodaki çocuk ağlardı, ben susardım. Bilemezdim o zamanlar içindeki çocuğun ağladığını. Şimdi biliyorum ve susamıyorum artık. Suskulara çelme taktım.

...bana dağları ve göçebeliği anlatma...

Parçaladı avucumu avucum kadar bir şişe. Kanadım ve bağırdım, toparlarken elimi doktorlar. O zaman anladım sanırım, küçük şeylerin bile büyük acılar verebileceğini. Öğrenmek istemiyordum, öğrendim. Yine de çıkartamadım hayatımdan küçük mutlulukları, çok sevilmemeyi bu yüzden istedim. “Çok” ile başlayan hiçbir şey mutlu etmedi beni. Belki de bu yüzden hep yollara düştüm. Otobüslerin buğulu camlarına yazdım özlemlerimi, her seferinde tamamlayamadan uyuya kaldım. Muavinler ne istediğimi sorarlardı, ben her zaman huzur demek isterdim. Yollar uzayıp giderdi, ben asıl huzurun içimde olduğunu bildiğim halde, yolların sonunu şoförle beraber beklerdim.

...bana dağları ve göçebeliği anlatma...

Alakart yaşamlara da girdim, sokaktaki ayyaşla da içtim. Ayıramadım insanları kıyafetlerine göre. Ama itirafım olsun sana, ben sokağın insanlarını daha çok sevdim. Okula gidemeyen çocukların mendillerinde göz yaşı oldum. Yatağı sokaklar olan şarapçılarla sabahladım. Allah inandırsın seni, onlarla hem çok güldüm hem de kendimi tutamayacak kadar ağladım. Sokak kızı İrma olamayacak kadar büyüktüm ama denizi seyre dalıp geceyle bakışırken, serseri ruhumu çok geceler banklarda uyuttum. Böyle zamanlarda şiir oldum işte, mısraların içinden taştım.. dağıldım, toparlandım, uslanamadım..
...bana dağları ve göçebeliği anlatma...

Göz yaşlarının asil olduğunu ve yere düşmediğini öğrendim, bir yanımın kavuşmalara eksik kaldığı akşamlarda. Vedaları sevmedim, merhabaları canımın içine aldığım kadar ama hep yorgun tarafından tuttum aşk’ı, yaralı dudakları öptüm ve kimi öpsem, koklasam acılıydı sol yanından. Bu garip tesadüflere gülümsedim. Sevemedim korkuları, özellikle sevmekten korkanları anlamayı beklemedim. “Sevgi bir eylemdir kızım” demişti annem, bu güzel eylemleri, yaralanacağımı bilsem bile her seferinde gerçekleştirdim, tutuklanmadım ama isteyerek tutuldum. Ne kadar kalabalık olduğumu görüp de aslında çok yalnız olduğumu fark ettiğimde aşık oldum hüznüme. Hüzün güzeldir, onu coşkuyla ve umutla besledikçe. Hala hüznümle yaşıyorum, deli rüzgarlara ve yalnızlıklara rağmen, gözlerimde onu itinayla koruyorum.

...bana dağları ve göçebeliği anlatma...

Uzak iklimlerin sevdalısı olduğum genç yüzlü zamanlarımda fark ettim, aslında uzaklığın sadece yürekler arasında olduğunu. Belki’leri sevemedim, bu yüzdendir bir şey ya vardır ya da yoktur diyerek cevap bekleyişlerim. Gerçek olan hiçbir özlemime isim koyamadım ama hep uzakta kaldı özlemlerim ve özlediklerim. Yüreğimi ateşe verdim ama yakmadım içindekileri. Gülmenin çocuklara nasıl da yakıştığını gördüğümden ve çocukları meleklerin güldürdüğünü öğrendiğimden beri gülümsüyorum, her şeye rağmen ve inat. Suskunluğu tehlikeli bir silah, yalanları keskin bir bıçak ve ihaneti en egoist duygu olarak resimledim. Okşadım vedalarımı, arkalarından el sallayamadan gönderdim.

Düşler; umudun ve yaşamın annesidir. Ama sen sadece düşlerini sevdin. Ve bu yüzden uzakta kaldın en güzel çocuklardan.

Ben sadece bir düş değilim, umudun ve yaşamın annesiyim. Bu yüzden de sakın;

... bana dağları ve göçebeliği anlatma...

BEN DEĞİLDİM GİDEN / Feray KORKMAZ

 
BEN DEGILDIM GIDEN
 
 
Ben değilim giden!
O kelimelerini midesine oturtmuş kifayetsiz yolcu, o dalgın, o hisli, o hissiz, o damgalanmış aşkını göğsünü kapatarak gizleyen kadın
ben değilim...


Şehirler geçiyor sağ tarafımdan; kocaman evler, yakılmış çınarlar, “burada hayat var” diyen ışıklar geçiyor. Sonra mevsimler geçiyor başımın üzerinden, bağrı yanık, bağrı açık aşklar geçiyor. Yıllar geçiyor “daha dün gibi ” dediğim anlar, yüzler, acılar... Ama bir delilik tıkanıyor boğazımda, bir hıçkırık mıh gibi saplıyor beni takvimin meydanına...


Orada, o dakikada ıslak gözlerimi ayak uçlarıma dikip, buz kütlesi bir bedeni eritiyorum.


Hayır! Ben değilim bu giden.
Giden, başıbozuk bir gurur… İyi niyet müsveddesi sahte bir suret…
O dipsiz, o kör, o sağır; o dur durak bilmeyen heves; o bile bile bir hayalin kanına giren zalim; o amaçsız; o bir var, bir yok hayalet
ben değilim!



Topraklar kayıyor uçurum kenarlarından. Ve sular, en çok onlar taşıyor nehir yataklarından. Kulağımın kenarından geçiyor bir kurşun, sonra bir bomba, bir kıyamet, binlerce alamet... Gözlerim yanıyor! Sol omzumdan uçuyor bir kartal, çığlık çığlığa. Zevkler geçiyor anlık, şiirler, keman konçertoları, yağlı tablolar, sulu hüzünler, faili meçhul cinayetler geçiyor.


Sırtlarındaki bıçak izlerini gözüme sokan binlerce insan gidiyor hayatımdan! Kırmızı bir gök geçiyor gölgemi uzatarak, unutulmuş ülkelerin yok sayılan çocukları sütten kesiliyor birer birer... Yanımdan geçen her gerçek, kâbus oluyor az ilerde. Yaşlanıyor eller, alındaki lekeleri kapatmaya çalışan, bıçak izi gibi keskin çizgiler derinleşiyor. Dünya geçiyor yanımdan, dönerek, savrularak...

Ben değilim bu giden!
Giden uzun gemiler, kaptanlı, ağırbaşlı, dalga savaşçıları...

Bu şehirden tren rayları uzar bilinmeze... Her giden ardında bıraktıklarıyla yaşar bedenimde. Hangi sokağın başına düşse yolum aynı küf, aynı is kokusu. Gitmek nedir bilemedim işte bu yüzden. Hep yolların karşısında elinde dünlerden kalma solgun umut demetleriyle bekleyen kadındım.

BEN DEĞİLDİM GİDEN!

Feray KORKMAZ
September 28

ÇILDIRMIŞ BATAKLIK ŞİİRİ / SERHAT TUNCER

 
 
ÇILDIRMIŞ BATAKLIK ŞİİRİ
 
çıldırmak üzereyim.
selam diye dua ile çağırdığım nurlar,
yerlerini değiştirdiğim gök pınarların,
yıkılmaz sandığım dünya,ayan.
gecelerinin her biri öyle zehir ki,
fışkırıyor ellerimden sevgilimin dokunuşları
kanıyor yaraları,hemde iftarı açmamış.

bir ses..
bir nefesin ardındamıydı hayat?
ölümle konuştuğum,
diriyi anlamadığım o kabuslar.
uh- diye inliyordu uykudan uyanırken
beni önce korkutuyor,sonra ağlatıyor
ama sonunda sevindiriyordu.

nihayetinde bilinci kapanmıştı
yatalak bir şiir yazmıştı ortasında üç buçuğun,
dinliyordu müziklerinizi
batar gemiler,
dümenleri kırılır hayatının,
ayaklarımı bir uzattım,
ayaklarımı kırdın kadın.

ne soğukmuşsun
ve ne boğuk.
-hadi bir çığlık daha fırlat.
ben bir anlamsız.
sen beni anlamamak için yaratılmış.
ve ben artık değişmeyeceğinden habersiz.

içim kıkırdıyor ulan,içim kıkırdıyor.
organlarımın iflası gelmek üzere,
gözlerime ani bir timsah tepmesi gözyaşı
imgeleri,sürtük bir sayfadan sallanan şiir gibi.
seni doğurduğum geceler şahit.
öldürdüğüm akşam üstleri.
duşlar, sevişmememizin üzerine aldığım
kuşlar, pencere önüme artık uğramayan
ve duruşlar yapa yalnız.
aslında o kada bizsiziz ki
yaşayamadığımız herşeyi,
hayalle örtüştürüp fırlatıyoruz
kara kulaklı, kara bataklıklara.
Umut,Nerdesin?
Çık artık ortaya ,Allah Aşkına.
 
ALINTIDIR

YOKLUĞUNDA ACIRIM / MURAT ŞAHİN

YOKLUĞUNDA ACIRIM


_______Ateşi
Gözlerinden almıştım
Açlığınca kanadım
En uzak ihtimallerle
Dokundum
Yokluğuna
Ve
Sırtıma geçirip
Nedensizlikleri
Poyraz vurdum yüzüme
Ay
Kanatırken ışığını
Sus
Zamanların
göğsünü yırttım

yokluğunun dumanıdır yüzüme vuran
eylül senle bahardı oysa

neden yoktun
.
..


yokluğunca acırım bilmez misin

gezinip uzaklığının sürgün çizgilerinde
sigara gibi söndürüyorum geceyi
lacivert rüzgarların
memesinden içip dünü
bugüne susuyorum/ bilmez misin …
ıdır yüzüme vuran
eylül senle bahardı oysa

neden yoktun
.
..


yokluğunca acırım bilmez misin

gezinip uzaklığının sürgün çizgilerinde
sigara gibi söndürüyorum geceyi
lacivert rüzgarların
memesinden içip dünü
bugüne susuyorum/ bilmez misin …

 

ALINTIDIR


September 19

EİNSTEİN DAN SEÇMELER

 

EİNSTEİN DAN SEÇMELER

 

Ünlü fizikçinin sözlerinden derlenen bir kitap, Einsten’ın sadece parlak bir zekaya değil, alçak gönüllü ve korkusuz bir kişiliğe sahip olduğunu da gösteriyor.

John Hopkins Yayınevi tarafından Ze’ev Rosenkranz imzasıyla yayınlanan Einstein’dan Alıntılar (Einstein Scrapbook) isimli kitap, 20 yüzyılın en çok ilgi çeken bilim adamının hayata bakışını gözler önüne seriyor.

İşte Einstein’dan bazı alıntılar:

“Özel bir yeteneğim yok. Sadece fazlasıyla meraklıyım.”

”Modern öğretim metodlarının, araştırmanın kutsal merakını boğazlamamış olması mucizeden başka bir şey değildir.”

“Ricanıza kabul edemedeğim için üzgünüm, ancak analiz edilmemiş olmanın karanlığında kalmaktan çok memnunum.” (1927 yılında kendisine psiko analiz yapılması teklif edildiğinde verdiği cevap)

“Deneyimleyebileceğimiz en güzel şey gizemdir. Gizem, bütün gerçek sanat ve bilimin kaynağıdır.”

“İsrail Devleti’nin teklifinden (Devlet Başkanı olma teklifi) çok derinden etkilendim, ve aynı zamanda bu görevi kabul edemeyeceğim için üzüldüm ve utandım. Bütün hayatım boyunca objektif konularla uğraştım, bu nedenle insanlarla ve resmi işlevlerle uğraşacak doğal yeteneğe ve deneyime sahip değilim.”

“İnsanoğlunun kendisi ve kaderiyle ilgilenmek, bütün teknik çabaların ana amacı olmalı. Çizelgelerinizin ve denklemlerinizin arasında bunu asla unutmayın.”

“Kör bir böcek, bir kürenin yüzeyinde sürünürken, takip ettiği yolun kavisli olduğunu farketmez. Ben bunu farkedecek kadar şanslıydım.”

“Tekrar genç bir adam olabilseydim, bir bilim adamı ya da akademisyen ya da öğretmen olmaya çaılşmazdım. Mevcut durumlar dahilinde bana daha fazla bağımsızlık vermesi ümidiyle tesisatçı ya da seyyar satıcı olmayı seçerdim.”

“Matematik konusunda çektiğiniz zorluklardan yılmayın. Sizi temin ederim benimkiler hala sizinkilerden daha büyük. (12 yaşındaki bir çocuğa mektubundan)

“Eğer Amerika’daki herkes sizin davrandığınız gibi davransaydı, bu ülke savunmasız kalırdı ve köleliğin tutsağı olurdu.” (Bir savaş karşıtına mektubundan, 1941)

“Ben kederim” (Hiroşima’nın bombalandığını duyması üzerine, 1945)

“Otoriteye karşı duyduğum küçümsemenin cezası olarak, kader beni de bir otorite yaptı.”

ANKA KUŞU

 
ANKA KUŞU
 
Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş...

Kuşlar Simurg a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.

Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;

papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş(oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);

Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;

baykuş yıkıntılarını özlemiş,

balıkçıl kuşu bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.

Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Simurg un yuvasını bulunca ögrenmişler ki;

"SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş.

Onların hepsi Simurg muş. Her biri de Simurg muş.

Simurg Anka yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.

Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...

September 18

HESAPLAŞMA / AYNA

 

Alıntı

HESAPLAŞMA / AYNA
 
HESAPLAŞMA
 
Bir kadının acizliğinden krallara layık bir sofra kurdu küçük bir adam.....
 
 
Bütün şehre,ailesine,çocuklarına kale oldu küçük bir kadın....
"Ejdarha olsa kar etmez" diyen şairin sesiydi kulaklarında çınlayan.
Ses kesilse yıkılacaktı duvarlar..
Kadın haykırdı!
"EJDERHA OLSA KAR ETMEZ!!!!!!"
 
 
Kadın Kaybedecekti belki..,nice kadınlar ,çocuklar düşecekti o karanlığa.
Elbet birgün o karanlık kendi boşluğunda yok olup giderken,yuttuğu bedenler,beslendiği ruhlar
 Tek tek hesap soracaktı kendisinden.....!
 
AYNA
 
 

ÇARE / AYNA

 

 

Photobucket
ÇARE
 
Yanlış tercihler,işlenen günahlar...
Yeni ve temiz bir sayfa açabilirim diyorsun kendine,
Artık sorumlu olduğun insanlara bakarak..
Bir adım düşünüyorsun, bela.
Başka diyorsun,başka bir yol...
Saklanarak ve kaçarak yaşamak...
Vazgeçiyorsun...
Kabul ediyorsun şartları.
Bu kez de namussuz ve sahipsiz bir hayat...
Olmuyor,ne yapsan olmuyor..
Çaresizliğine,korkularına,boşa harcanan 9 yılına,
Verdiğin emeklere,verdiğin hayatlara
ÖLÜM düşüyor..ağır,hızlı...
Belki o an , belki ertesi an..
Yalvararak açıyorsun avuçlarını,
Çocukların sağnak gözlerine bakıyor.
Anlam veremiyorlar bu alaz yüreğe...
Bilmiyorlar ki,
Ölüm sadece baktıkları gözlerde değil...
Küçükler bilmiyorlar,
Cehennem hem o gözler için hemde kendileri için açacak kapılarını annelerine.....
 
AYNA

SPACESİMDEN FARLI OLDUĞUNU BİLİYORUM AMA ÇOK HOŞUMA GİTTİ...

SEVGİ!!!

çiçeklerin büyümesini izlemektir





mektup yazmaktır






hep O'nu düşünmektir





birlikte vakit geçirmektir





dalgaların sesidir SEVGİ





kuşların kırıntıları yiyişini izlemektir





birlikte AYNI yöne bakmaktır





eşit olmaktır





vahşi dalgalara yelken açmaktır





yağmura aldırmadan yürümektir





uçurmaktır sevdiğini





piknik yapmaktır





yanağını okşamaktır





ve küçük bir busedir

September 07

İlk Vasiyet / Ahmet ERHAN

İLK VASİYET

Oğlum Deniz'e

1
Ben bütün yenilgileri yaşadım
Kalmadı sana hiçbir şey
Oğlum, biricik muradım
Bir su damlasıdır kapıyı gözler

Tükürür gibi bakıyor yüzüme dünya
Kırılmış ağacımın o tek sürgüsünü
Oğlum, biricik muradım
Benden ötelere döndür yüzünü

2
Uzun bir sözcükse ömrüm
Oğlum, son iki hecesin sen
Günüm geceye ilikli
Yanımda yok bir kimsem

O küçücük odada soluğun
Mavi resimler çizer havaya
Avludaki kiraz içini çeker
Elma, armut, akasya

Artık evin erkeğisin sen
Erkencisin bu konuda
Seninle büyüyecek bil ki
Uzaktaki şu baba

3
Geçip gidiyor günler
Boğuk bir sis altında
Elimin ucunda defter
Köpürüp duruyor boyuna

Ne yazdımsa oğlum
Bugüne kadar böyle
Sanki bir yaz günü
Savruldu akşam esintisinde

Geçip gidiyor günler
Evim uzak, yol yakın
Ölüme kedere, acıya
Cinner, cehennem, intihar…

4
Gecenin son otobüsü
Hoşçakal oğlum
Alnımda bir seğirme
Yüreğimde hüzün

Gecenin son otobüsü…
Şimdi soluk bir ışık
Gençliğimin kenti
Dönüş yok artık

Gecenin son otobüsü..
Götür beni uzaklara
Gecenin son otobüsü
Oğlum gelir nasılsa

5
Yağmurun diliyle konuştum
Uzandım taşların eliyle
Oğlum seni düşündüm
Galata'da eski bir evde

Denizin dikeninde uyudum
Uyandım ter içinde
Oğlum seni düşündüm
Geçmiş zaman kipinde

Yolların arklarından baktım
Gözyaşların merceğiyle
Oğlum seni düşündüm
Hasretlerin ikliminde

Deniz...ölümde bile…

6
Oğlum unutma adını
Sana boşuna konulmadı o
Oğlum unutma adını
Göğe çizilen resimleri hatırla
Oğlum unutma adını
Dağları teğelleyen suları
Oğlum unutma adını
Kardeşliği, cesareti ve yanılgıyı
Oğlum unutma adını
Tarihe karşı yürüyen bedenleri hatırla
Oğlum unutma adını
Ve tarih olan sonra
Oğlum unutma adını
Hep ipte olacak boynun
Oğlum unutma adını
Yaralı, acılı bir yurdun
Oğlum unutma adını
Kanı, çiçeği olarak...

Deniz...unutma adını…

AHMET ERHAN

Sessiz Gemi / Yahya Kemal BEYATLI

 
SESSİZ GEMİ
 
Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden
 
 
YAHYA KEMAL BEYATLI
August 14

SABRI ANLAT BANA / SEYNUR İNAL

 
SABRI ANLAT BANA
 
Sabrı anlat bana...
Mağlubiyetlere dayanmayı öğret ruhuma
Bir ışık yak aydınlansın ufuklarım
Söyle ne vâkit sona erer bu amansız sınanma?

Özlemi anlat bana...
Göğünde kanat çırpan vuslat kuşları
Nereye konarlar yorulduklarında?
Ayaz yemiş sevdaların bakışlarındaki
Ümitsiz ümitleri anlat.
Yalnızlığın dili olsaydı sormazdım sana... 
 

Sevgilerin nihayetini anlat...
Nasıl biter bir sevda?
Yakıp, yıkılan umutların külleri
Nereye savrulur sonunda?
Ben sustukça sen anlat...
Hüzünlerine geldim,
Bir damladan derya yaptığım hasret
Ve
Dinmek bilmeyen bir sancıyla.
Al kat acılarımı acılarına...

Hep vuslatı düşünürken savruldum
Yüreğimin esir rüzgârlarıyla.
Hayat körebe oyunuydu
Sobelendim yaşanmamışlıklara.
Anlat, merak ediyorum
Her zaman ışık var mıdır, tünellerin ucunda?

SÖZ BİTTİ / MURAT GÜRSOY

 
SÖZ BİTTİ
 
 
Söz bitti.....
Herkes için
Söylenmesi gereken hiçbir şey söylenemese de
Yazılması gereken her şey ziyadesiyle iletildi.
Yaşananlar tek kişilik bir pantomim gösterisiydi
Adam çıktı sahneye ve kustu gözyaşını
Seyirci kalanlar gülümsediler
Perde kapandı.
Tek bir alkış sesi duyulmadı
Sadece yüreğinin sesi yankılandı kulislerde
Söz bitti.....
Hepimiz için
Artık seyirci almıyor düşlerine
Duyamadığı seslere aldırmıyor
Yalnızca makyajı bozuluyor gözyaşlarıyla
Sahnenin orta yerinde.

ALINTIDIR



UYKULARIN KAÇARSA GECE/KAMURAN ESEN

 
UYKULARIN KAÇARSA GECE
 
Uykuların kaçarsa gece,
İşte böyle kalemi, kâğıdı alırsın eline.
Geçmişi
Acı-tatlı haliyle anımsarsın,
Damla damla dökülürcesine yazarsın.

Bu dünyadan göçen sevdiklerin
Canlanır gözünde
Yaşıyor gibi.
Gözlerinde
Bir damla yaş olmadığı halde,
Kan basar sanki gözlerini,
Ağlıyor gibi.

Uykuların kaçarsa gece,
Ölüm gelir aklına ister istemez.
Bir dal kırılır yüreğinde,
Başka denizlere akar ırmakların
Hararetten kurur topraklar
Şırıltısı kesilir pınarların.

Uykuların kaçarsa gece,
Hep kötü şeyler gelir aklına.
Ayrılıklar, özlemler
İhanetler gelir dikilir karşına
Dalarsın dipsiz kuyulara
Uykusuz gecelerde.
Sevdiğini kaybetmekten korkarsın
Ağlarsın hiç sebep yokken
Karanlıkta bir çift ışık ararsın,
Koca ampüller tepende yanıyorken.

Uykuların kaçarsa gece,
Eski sevdiklerin gelir aklına.
Hepsi gelir
Toplanırlar başına.
Tutmak ister, tutamazsın,
Dokunmak ister, dokunamazsın.
Yakınlar uzak olur
Kalabalıklar yalnızlığın,
Hayal mi gördüklerin,
Yoksa gerçek mi?
Anlayamazsın.

Uykuların kaçarsa gece,
Yastık diken olur
Batar yüzüne.
Eski hatıralar
Serilir gözlerinin önüne...
Gece bitmez
Yıl gibi uzayıp gider.
Eski sevgililer gezinir gözlerinde
Bölünür yürekler.
Derken,
Güneş koşar imdadına,
Pencerenden bir dost gibi girer.
Işığı yüzüne vurur
Rahatlarsın.
Herkesin uykudan uyandığı saatte
Sen,
Derin bir uykuya
Yalnızlığın karanlık odalarına dalarsın.

 

ALINTIDIR


July 13

JACQUES BREL

 
 JACQUES BREL


Şarkılar vardır, güncelliklerinden hiç bir şey yitirmezler. Çünkü kimi insani duygular hiç bir zaman eskimez, kimi özlem ve dilekler hep aynı kalır. Şarkılar uzun bir yolculuğun yolcusudur hep. Bu yolculardan önemli biri de Jacques Brel’dir benim gözümde.

1950’li kuşağın, artık birer ilâh olarak kabul edilen şarkıcıları bir de yorumculuk yönleriyle çıkarlar karşımıza. Bu bağlamda; Loé FERRE, Gilberd BECAUD, Juliette GRECO, Edith PIAF, Jean FERRAT ve Yves MONTAND gibi şarkıcıların yanında Jacques BREL’i de anımsamak gerekir. O’nun şarkıya kattığı yorumda, yetkin bir tiyatro oyunculuğunun izlerine rastlanır.

O kahramanlarını yaşamın içinden çıkarır. Kahramanlarını yaşamak ister her şeyden önce. Hayatı boyunca, bir insan olmanın onurunu aramış, onu yaşamıştır. Şarkılarında durmaksızın büyük bir arayışa çıkmıştır. Uzun bir ölüm gibidir onun savaşımı. Yaşamı, sevmeyi, dostluğu, dürüstlüğü ve sevgiyi her şeyden çok arzular gibidir. Böylesi bir dünyayı bulamama hüznünü dile getirir. Kötümser ve karamsardır çoğu kez.

Alır Gitarını ve birkaç kuruşunu yanına… Brüksel garını yağmurlarla terk ederken, O, kendisini Paris’e yeni bir yazgıya götüren trendedir şimdi. Yalnızdır, sadece umudu yanındadır. Paris yolculuğuna çıktığında geçmiş, fırtınalarda yaşanmış bir hüzündür artık, bir yalnızlıktır. Paris’te zorluklar, sıkıntılar, yoksulluklar yaşar. Yalnızlığı, tek başlılığı geceler boyu yaşar otel odalarında, yalnızlığı paylaşır. Yanan bir mum alevi gibi erir gider.

Jacques Brel, bir ilk yaz günü, 1929 yılında Brüksel yakınlarındaki bir kasabada doğmuştur. Zengin ve oldukca dindar bir aileye sahiptir. Mutlu bir çocukluk yaşaya- mamıştır. Çirkinliği nedeniyle, Ahmet HAŞİM’in hep akşamı anlatan şiirlerinde de gördü- ğümüz gibi, O da çirkinliğiyle, çirkinliğine olan inancıyla bir savaşa girmeye zorlamıştır sanki kendini. Dinsel bir törenin kendi içine kapanıklığını yaşamıştır cocukluğunun ilk yıllarında. Savaş yıllarını da yaşamıştır. Evlenmiş ve iki kız çocuğu olmuştur.

1954 yılında turneler başlar. İlk plağı basılır. 1959’da ünlü, çok ünlü bir şarkıcıdır artık. Şöhreti ülke sınırlarının dışına taşmıştır. Tam anlamıyla kişiliğini bulur. Dünyanın dört bir yanını dolaşır. 1966 yılı tam anlamıyla bir BREL yılı olur. Fransa’da Olympia’daki veda konseri unutulmazdır. 16 Mayıs 1967’de Roubaix’de son konserini verir. Bir hüzün ve yas gibidir bu konser. Tiyatroyu, sinemayı dener, bir çok ödül alır. Son yıllarda yanında siyahi sevgilisi Maddly vardır, hiç ayrılmaz yanından. 16 Kasım 1974’de akciğer kanserinden ameliyat olur.

Son zamanlarında İnsanlardan kaçar. Gemi satın alır, denizlere açılır, uçak satın alır, uçmayı dener. Son yıllarda dayanılmaz büyük ağrılar, acılar çekerek 9 Ekim 1977 sabahı hayatı son bulur. Ölüm haberi önce Fransa, sonra tüm dünya radyolarında yayımlanır.

O, dostluğu, şefkati, sevgiyi ölesiye arayan bir sestir. Yüceltilmiş her duyguya biraz hüzünlü, biraz umutsuzca özlem duyan bir haykırıştır. Ölümü her an hissedip yaşamaktan asla vazgeçmeyen bir şarkıcı/şairdir.





BENİ TERKETME / Ne me quitte pas

Beni terketme

Unutmak gerekir

Her şey unutulabilir

Kaçıp gitmiş her şey

Anlaşmazlıklarla geçen günler

Ve yitik zaman unutulabilir

O saatlerin

Arada sırada

Kimi niçin darbeleriyle

Mutluluğun yüreğini

Nasıl da vurduğu unutulabilir

Beni terketme

Beni terketme

Beni terketme

Terketme beni



Yağmurun yağmadığı

Ülkelerden getirdiğim

Birkaç yağmur incisi

Sunacağım ben sana

Toprağı kazacağım

Ölümümüm ardından

Altınla ve ışıkla

Örtebilmek için bedenini

Senin kraliçe olacağın

Aşkın kral olacağı

Aşkın yasa olacağı

Bir krallık yaratacağım

Beni terketme

Beni terketme

Beni terketme

Terketme beni



Beni terketme

Sana ipe sapa gelmez

Anlayacağın

Kelimeler keşfedeceğim

Yüreklerinin aşkla tutuştuğunu

İki kez gören o

Aşıklardan bahsedeceğim sana

Kavuşamadığı

İçin ölen

O kralın

Hikayesini

Sana anlatacağım

Beni terketme

Beni terketme

Beni terketme

Terketme beni



Sık sık görülmüştür

Çok yaşlandığı sanılan

Eski bir volkanın

Yeniden ateş püskürttüğü

Olabilecek hasatların

En verimlisinde bile

Artık buğday vermeyen

Yanık tarlalardır

Sanki oraları

Ve gece geldiğinde

Girmez mi hiç gerdeğe

Kırmızıyla siyah

Gökyüzü aydınlansın diye

Beni terketme

Beni terketme

Beni terketme

Terketme beni



Beni terketme

Ağlamayacağım artık

Daha konuşmayacağım

İşte bak şuraya gizleneceğim

İzleyebilmek için

Dans ediş ve gülüşünü

İşitebilmek için

Gülüşünü ve şarkı söyleyişini

Gölgenin gölgesi

Elinin gölgesi

Köpeğinin gölgesi

Olmama izin ver yeter

Beni terketme

Beni terketme

Beni terketme

Terketme beni




 
This person's network is empty (or maybe they're keeping it private).
BU SPACESLE İLGİLİ YORUMLARINIZI VE BENZER YAŞANMIŞLIKLARINIZI PAYLŞABİLİRSİNİZ..!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
HAYAT...
 
Hayatın renkleri vardır demişimdir hep, kimine göre beyaz, kimine göre sarı, bir diğerine göre kırmızı.
Kendi rengim ne diye düşünmedim hiç, çünkü benim renklerim hep farklı oldu, sabah güzel bir güne uyanırken sarı,
öğleye doğru yeşil, öğleden sonra kırmızı, bazen pembe, bazen gri…
Siyahlarım da oldu elbet, ama renkleri hep sevdim, hep barışık oldum onlarla.
Alacalar mıydı ruhumu besleyen, yoksa renklerin inanılmaz cazibesi mi,
 yoksa mutluluklarım mıydı kendimce yarattığım,
ya da belki mutsuzluklarım bir şekilde bulmayı becerdiğim. ..
 
Bir gökkuşağı misali miydi hayat, yoksa tek bir tonlamada mı kaldım?
Kim bilir, kim bilebilir ki…
Kendim bile çözemeden nasıl anlatırım bunu sizlere,
belki de satırlarımda gizlidir okuyup anlamasını bilene,
yada mısralarımda, şiirlerimde, aslında çok paylaşmadığım.
 
Derlemeler mi beni ifade ettiğini düşündüğüm,
hani şu bulmak uğruna saatlerce araştırdığım,
yoksa ilhamlar mıdır, çeşitli biçimlerde içime doğmasını sağladığım.
 
Her ne ise, ne şekilde, hangi sebeple, onları çok seviyorum ben, hayatın renklerini de.
 
Yaşamak bu galiba benim anlayışımda, hayat bu sanırım bir şekilde,
acısı tatlısı, renkleri ve hatta renksizlikleri ile…
Yaşlanıyor muyum acaba diye düşünüyorum bazen,
bu farkındalıklara ermek için gerekli olan,
ya da ruhumun ihtiyacı olan buydu belki de.
Biriktirmek, gözlemek, öğrenmek ve yaşamak senelerce,
yaşadıklarını, görüp öğrendiklerini süzmek,
sonra,
sonra bir biçim vermek onlara, usta bir heykeltıraş misali.
 
Yok abartmayayım o kadar değil ama kendimce, çok kendimce şekillenenler...
 
Neden şimdi diye sormuyor değilim kendime,
hep düşünmüşümdür yazmayı, derlemeyi,
topladığım her şeyi bir yerlerde kağıda aktarmayı.
Tembellik diye tanımlamışımdır sonra içimdeki isteksizliği,
ama aslında çok iyi bildiğim gibi, zamanı gelmemiştir belki de.
 
Şimdi mi zamanı, şimdi hazır mıyım?
Kim bilir, yazıyorum işte,
kah dilimin döndüğü,
kah beğendiğim,
kah anlatabildiğim kadarı ile...
 
Hep başladığım zaman arka arkaya dökülmüştür satırlar, kelimeler,
konuşmayı sevmek gibi yazmayı da seviyorum belki.
Ama hep frenlemişimdir kendimi, ufacık bir es kesmiştir dökülenleri.
Böyle nice yarım kalmış yazılar,
nice tamamlanmamış mısralar.
 
Hayat da bu değil mi aslında sorarım sizlere,
hep bir yerlerde yeniden başlayıp, coşku ile yürürken,
bir şekilde durup dinlenmeyi, vazgeçmeyi seçmedik mi?
Hep engeller koyup, şöyle bir durup arkamıza bakmadık mı?
Yaşadıklarımızdan kendimize dersler çıkarıp, bir yerlerde bunları anmadık mı?
Tüm renklerine, tüm güzel ve kötü olan her şeye,
her şeye rağmen, yeniden başladık, yeniden yola koyulmadık mı?
Ne çok soru sorup, binlerce cevap üretmedik mi?
 
Öyleyse vazgeçmek doğamızda yok belki de,
bu dişlinin çarklarından biri olarak dönmeye devam,
alabildiğince dönmeye devam hayat,
seni yaşamaya,
seninle yaşamaya devam.
Varsa bir itirazın dikil karşıma,
koy engellerini,
koy tüm gücünü ortaya.
 
Ama şunu bil, ne yaparsan yap,
ne kadar engel koyarsan koy,
bildiğimi okurum hayat,
bildiğimi söyler,
bildiğim gibi alırım renklerini senden,
sen istemesen de…
 
19.02.2009
Feb. 24
ISLAK TOPRAK…
 
Hiç ıslak toprağa bastınız mı ayağınızı,
o anda irkildiniz mi hissettiğiniz soğukla?
Soğuk muydu içinizi titreten?
Yoksa fark etmek mi gerçeği,
soğuk gerçeği…

Garip bir benzetme belki,
gerçeklerle yüzleştiğim zamanlarda gelir aklıma hep,
ıslak toprağa çıplak ayaklarımla dokunuşum...
Aslında hiç irkilmem,
bilakis daha bir sert basarım,
çünkü soğukla beraber hissettiğim nem,
beni bir anda kendime getirir.
Yüreğimin yüzleşme esnasında kestiği kadar buz değildir bastığım yer,
gözyaşlarım kadar ıslak ve nemli değildir nedense,
öylece yürürüm,
her seferinde ayaklarım daha bir gömülür ıslaklığa,
düşünürüm…

Üstümde güneşin sıcak ışıltıları, pırıltıları yansır omuzlarımdan,
saçlarımda sıcaklığı hissederim, gözlerim kamaşır.
Ama bilirim bastığım toprak beni ayar, beni kendime getirir.
Düşünmeye devam ederim sessizce,
ne düşündüğümü bilmeden belki de.
Kendimle mi yüzleşirim böyle zamanlarda,
ruhuma mı inerim,
yoksa bir nevi kovmak mı kötülükleri bu eylem bilemem.
Ama öyle iyi gelir ki yürümek ıslak toprakta,
hissetmek her zerresini,
hissederek bastığım yerlerdeki tüm ayrıntıları.
Dikenler batar zaman zaman,
canım acır belki, ama ben yürümeye devam ederim.
Otların ıslak dokunuşları usulca yalar bileklerimi,
ürperirim, üşürüm hatta.
Bir yol hayal ederim o an, sadece benim yürüdüğüm,
sadece bana ait, gizli bir bahçede belki,
öylesi uzaklaşırım, öylesi sürerim o anın keyfini...

Gözlerim dalar boşluğa, kuş sesleri kulaklarımda,
kanat çırpışları özgürlüğe, çığlıkları sevinçle çınlayan.
Uçmak isterim o an onlar gibi, izlerim sessizce, takip ederim,
sanki uçmayı bana öğretebilirler gibi.
Şansım varsa dinlerim konuştuklarını, belki de alay edişlerini benimle,
usulca gülümserim,
bilmezler ki onları duyduğumu, söylediklerini anladığımı,
fark ettiğimi gerçekleri.
Öylece devam ederim çoğu zaman,
sessiz,
gülerken ağlarım,
kimse görmez akan gözyaşlarımı,
içime akarken, içimi dağlarken, ben bilirim gerçeği...

Rüzgarlara karışır saçlarım, özgürce salarım omuzlarıma,
her esintiyi her telimde hissederim,
dinlerim uzaktan gelen sesleri,
ardına katıp uzun mesafelerce sürüklediği sesleri,
o saçlarımı karıştırırken, ben dinlerim sadece.
Gözlerime kaçar bazen, o kadar hoyrat eser, kamaşırım,
iki damla yaş süzülür belki,
sadece bu akar gözlerimden, gerisini çekerim,
içime akıtırım sessizce,
çığlıklarım yüreğimde gizlenir,
kuşlar kadar özgürce dökülseler dudaklarımdan,
ne olur sanki?...
 
Ürperirim...
Belki yalnızlıktan belki de kuşatmalardan,
kah saçlarımda,
kah ayaklarımda hissettiğim esintilerden,
belki de yüreğimden geçenlerden...

Ayak izlerim kalır sadece bastığım topraklarda,
yürüdüğüm yolda,
bir sonraki yağmurla silineceklerdir bilirim.
Gizler beni topraklar,
onun için de severim belki ıslak oluşlarını,
ben silemesemde izlerimi yüreğimde, bilirim onlar siler izlerimi.
 
Toprak!...
Islak olmasan da,
zamanı gelince
beni iyice içine alacaksın bilirim,
karışacak saçlarım, bedenim,
eriyeceğim fasılalarla, yüreğime ineceksin zamanla.
Belki de sakladığım, senin bile alamadığın,
yok edemediğin izlerimi de sileceksin benden,
öylesi teslim olacağım sana.
Bedenimle, ruhumla, özümle...

22.02.2009
Feb. 24

.......

 

Kimsesiz bir gökyüzüne
Lâl bir dilin tüm sesiyle haykırması kadar sağır,
Karanlık sularda,bir âmânın gözlerini araması kadar kör;
Yani anlamsızlığa yeni anlamlar yükler gibi
Yalnızca yalnızlığa anlatıyorum kendimi

Çıkmaza düşmüş şiirlerin koynunda
Bir uzun yol oluyor kalemden süzülen her harf
Her hece aklımın kabristanlarında yankılanan
Sahipsiz bir ölüm çığlığı,
Masumiyeti sesimde eskiyen…
Ve dudaklarımın ucunda bitmek bilmeyen acılı tiryakilikler
Ve sonrasızlığın deminde keder dökülüyor kağıtlara
Hâsılı aşk; ölü doğmuş bir çocuk şimdi
Yüreğimin sevda çukurlarında…
Hadi yâr kendini al gecelerimden
Al ve git!


Zaten bir uzak düştü benimki;
Ertelenmiş zamanlarda resmedilirken mavinin imkansızlığı,
Şiirler nice sevdaya küs bakış hüküm giymişken,
Ezbersiz acılar eşliğinde gözlerinde tükenmek
Ve ölebilmek kirpiklerinin iz düşümünde
Hani meçhul bir izbede seninle el ele…!



Oysa mutluluğu çoktan rehin bıraktım ben
Bilmem hangi şehrin emanetçisinde
Ve senden habersiz,
Adından acılar türetiyorum şimdilerde…
Dilimin ucuna geliyorsun bir zaman
Yaşamak soruyorsun!
Yaşamak; kör bir sancıdır sol yanımda,
Dönüşsüz bir türkünün kambur sesinde yitip giden…!
Ve dinledikçe kendimi,
Kâbus olup büyür geceler karanlığın uğultulu yollarında…
Ben kaçmak isterken her şeyden
Gözlerin adına kendime sefer üstüne sefer eylerim.
Sana çok benzeyen bir şehir olur geçtiğim her yer
Her yer öylece uzar gider içinde gözlerimin


Ve bizden çok uzakta
Mevsim çömezi bir haziran
Sonbahara uyanır şehr-i İstanbul,


Gözlerinde bir mavi yangın
Ve saçlarından dökülür martılar
Üsküdar’da pasaklı bir deniz kızının
Sâhi martılar diyordu bir şair:
“Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin”
Yani öylesi kimsesiz ve unutulmuş
Yani morarmış kanatlarında münzevi bir hayat taşıyan
Sonrası geç kalmış yaşanmışlıklarda
Bulutsuzluğa prangalı bir çift yağmur damlası,
Yağmasın diye kulelerde saklanan..!



İşte böyle “can” dediğim:
Yetim çocuklar hüznünde
Kâhır yüklü gölgeme
Çokça sahiplik etmişken bedenim,
Yorgunluğun kıyısında
Hüzün olup işlenmişim ömür gergefine…
Çapulcu dillerin nazarında
Sevdaya zûl libaslar giyinen,
Uğursuzluk alâmeti koca bir hiç’miş adım…
Ötesi yok!


Gurbet yokuşu ağlamalar pazarında
İki damla gözyaşıymış bedelim
Ve soyunup benliğimden
Elem üstüne elem giyinmiş
Sana pervane yüreğim
Gözlerimde gözlerini ateş bilip yanmışım öylece
Hiç ses etmemişim
Meğer ne çok kedermiş
Gözlerinin içinde tutuklu kalmak..!



Lâkin sevmişim işte
Her şeyden ve herkesten öte
Sadece sevmişim seni…
Ama sen kendini sök düşlerimden
Sök ve git şimdi!



Yolların koynunda
Başımı yaslayıp ölümün yamacına
Bunca acıyla yoldaş olmuşken ben
Sen kaç benim kalabalığımdan
Ve bir intiharın şafağında
Sesini sil şiirlerimden
Olmasın dönüşü gittiğin yolun
Kalemi kırılmış gelişlerin hükmünde
Sonsuz bir gidişle
Unutmalara aç yüreğini,
Yüreğini toparla yüreğimden
Cellat bayramı asılışlarda
Nasırlı urganlar kuşanmış şiirlerde seyreyle yüzümü
Ve zamana not düşsün akreple yelkovan
Yüzün kalbimin ortasında
Yalnızlık yazgısı yemin olsun
Ki belki arınıp mezar kalabalıklardan
Ben yine ben olurum…!
Yağmurlu bir gökyüzü akşamı



Hani olur ya!
Düş yorgunu bir martı gelir de hatırlatırsa beni
“Ziyan ömürler kucağında
Kendine has ölümler büyüten
Bir deli çocuktu” dersin…
Hadi git şimdi
Git ki gözlerine “ayrılık” değmesin…


Kahraman Tazeoğlu

Dec. 12
 
 

Düşlerimde yaşayıp bağlandığım sevdadan
Yaşanmamış mazide kalan anılardan
Kalbimin derinliğine yazdığım mısralardan
Geride bıraktığım
bir kaç damla gözyaşı
Dudaklarımdan dökülen her ayrılıknağmesinden
Mutluluğa adadığım bir buruk tebessümden
Hazan yaprağı düşmüş sonbahar mevsiminden
Geride bıraktığım
bir kaç damla gözyaşı ..
uzun süredir bakmamıştın spacenize. bugün fırsatım oldu,yemlemişsiniz  ve yine harika olmuşş a.e.o
Nov. 27

GÜLÜMSE DİYE..

"EĞER VEREMİYORSAN DAHA FAZLASINI İSTEMEYECEKSİN!!!!!!!!!"

Windows Media Player

KEŞKE

             

KITAP

My Country

Loading...

MİTOLOJİ

ANDROMEDA: Kadının, gerek biyolojik, gerekse ruhsal ve sosyal pek çok bağlarla serbestisi kısıtlanmış, hareket olanakları daraltılmıştır. Cinsel siklusun yaratmakta olduğu bio-psiko-sosyal kısıtlamaların yanı sıra, kadın, pek çok defa cinsel bir temastan sonra bu birleşmenin kanıtını aylarca vücudunda taşımaya ve sonra da-dünyaya getirdiği bebekle- bütün hayatınca etrafına ilan etmeye mecburdur, mahkumdur. Psikiyatride, Andromeda kompleksi ismi ile de bilinen be kavram, çok güzel bir mitosa dayanır...Andromeda’nın öyküsündeki bağlar, kadının hayatındaki bio-psiko-sosyal bağlarını simgeler. Her kadın –Andromeda mitosundaki olaylar gibi- bu bağlardan kurtulmaya çalışır. Kurtarıcısını bekler...Gökten Pegasusu ile inecek Perseus’u bekler... Habeşistan kralı Kepheus ile, güzelliği nedeniyle diğer Nereus kızlarının hepsinden alımlı ve güzel olmakla övünen Kassiepeia’nın kızı imiş Andromeda. Kassiepeia’nın bu kendini beğenmişliğinden bıkmış olan diğer deniz kızları, kendisini deniz tanrısı Poseidon’a şikayet ederek, Kassiepeia’nın cezalandırılmasını istemişler. Fakat, neticede, bütün bu patırtı zavallı Andromeda’nın başına patlamış. Poseidon korkunç bir ejderi Kepheus’un ülkesinin başına bela diye salmış... Kahinler, şayet kızını kurban ederse memleketin kurtulacağını söylemiş ve bundan başka bir çare olmadığında ısrar etmişler. Halk zorlamış ve çaresiz kalan Kepheus, Andromeda’yı bir kayanın üzerine bağlayarak ejder Gorgo’nun parçalamasına terk etmiş. Gorgo, Andromeda’yı tam parçalayacakken, gökten kanatlı atı Pegasus’un üstünde yiğit Perseus gelip Gorgo’yu öldürmüş. Kafasını kesmiş, sonra Andromeda’yı bağlarından kurtarıp almış ve evlenmiş. Ancak, Andromeda’nın başka bir bağı da varmış, amcası Phineus’a sözlüymüş... Phineus, Andromeda ile Perseus’un düğün gecelerinde öldürülmeleri için adamlarını göndermişse de Perseus, Gorgo’nun kesik başını gösterince adamlar taş kesilmişler. Böylece, Andromeda bütün bağlarında kurtarılıp Perseus ile rahat, huzurlu ve mutlu bir hayat geçirmiş.

BİLİM

Loading...Loading...